Hepimiz bir enstrümanistin enstrümanını nasıl çaldığı konusunda fikir sahibi olabiliriz, ama şarkı söylerken kullandığımız organların nasıl işlediğini göremediğimiz için sesin nasıl oluştuğunu anlamamız zordur ve zaman alıcıdır. Birçoğumuzun bildiği tek şey ağzımızı açtığımızda sesin çıktığıdır.
Boğazımızda ön tarafta burundan ve ağızdan akciğerlere hava taşıyan soluk borusu, onun arkasında ise sıvıları ve gıdaları mideye taşıyan yemek borusu bulunur. Nefes borumuzun en üst noktasında ses tellerimizi de içine alan kıkırdak dokulu gırtlağımız (Larinks) yer alır.
Sağ ve solda iki tane olan ses telleri hareketli organlardır ve birbirlerine doğru yaklaşıp ayrılırlar. Nefes alıp verme sırasında yanlara doğru açılırken konuşma ve şarkı söyleme esnasında birbirlerine doğru yaklaşır ve titreşirler. Ses tellerinin yerleşim yeri boyunda adem elması olarak bilinen çıkıntının 2 cm kadar alt kısmına denk gelir.
Ses oluşumu için akciğerlerden gelen hava akımı kullanılır. Akciğerler solunum havasını gırtlağa doğru iterler ve gırtlaktaki ses tellerinin arasından geçen hava ses oluşturur. Bu ses ağız boşluğu, dil, dişler, burun boşluğu ve sinüsler aracılığı ile konuşma halini alır.
Sesin oluşumunda rol oynayan anatomik yapılar akciğerler, diyafram, gırtlak ve ses telleri, ağız, burun ve boğaz boşlukları, sinüsler, yumuşak ve sert damak, çene, dil ve dudaklardır.
Dilinizin ucunu üst dişlerinizin arka kısmından başlayarak geriye doğru tüm damağınızda gezdirirseniz, ön kısımda sert dokulu, arka kısımda ise yumuşak dokulu bir damak yapınız olduğunun farkına varırsınız. Egzersiz sırasında tiz perdelere doğru çıkarken içinizden çıkan havanın bir bölümü damağınızın arka tarafındaki yumuşak dokuya (sinüs bölgesi), diğer bir bölümü ise sert dokulu ön damağa yönelir.
Şarkı söylerken ses tellerimiz inanılmaz bir hızda titreşirler. Örneğin orta Do (C4) altındaki La (A) notasını seslendirirken ses tellerimiz bu sesi verebilmek için saniyede 440 kere titreşirler.
Sesinizin kalitesi, ses tellerinizin doğru pozisyonda olması ve ses tellerinize yeterli miktarda havayı gönderebilmeniz ile doğru orantılıdır. İyi şarkı söyleyebilmek ve doğru yerden konuşabilmek yeterli miktarda havanın ses telleri ile yeterli oranda buluşmasına bağlıdır. Bu, eğitmeninizle şan çalışırken yapacağınız tüm egzersizlerin temelini oluşturmaktadır.
]]>
]]>Barbara De Angelis
Onu ilk gördüğüm günü asla unutamam. Susie Summers (büyüyü korumak için isim değiştirildi) bir rüya gibiydi. Pırıl pınl parlayan gözleri, sıcacık gülümsemesi ile kendisini tanıyan insanları (özellikle erkekleri) müthiş etkiliyordu.
Fiziksel güzelliği de büyüleyici olmasına rağmen ben onu her zaman gözle görülmeyen erdemleri nedeni ile hatırlayacağım. İnsanların dertlerini dert edinir ve onları hiç şikâyet etmeden dinlerdi. Mizah anlayışı sayesinde gününüzü şenlendirir ve güç anlarınızda her zaman doğru sözcükleri bulup kendinizi iyi hissetmenizi, sağlardı. Hem kızlar, hem de erkekler ona bir yandan hayranlık, bir yandan da saygı duyarlardı. O ise inanılmayacak kadar mütevazi idi.
Söylemeye gerek yok, peşinde birçok erkek vardı. Ben de bunlara dahildim. Bir gün onunla sınıfa kadar yürüdüm. Hatta bir keresinde, sadece o ve ben yemek yedik. Mutluluktan uçuyordum.
Sürekli, “Ah, ne olur Susie Summers gibi bir kız arkadaşım olsa” diye düşünüyordum. O zaman başka hiçbir kıza bakmazdım. Ama bu kadar müthiş bir kız elbette ki benden çok daha üstün birisi ile beraber olabilirdi. Öğrenci demeği başkanı olmama rağmen, kendime hiç şans tanımıyordum.
Mezun olarken ona elveda dedim.
Bir yıl sonra, bir alışveriş merkezinde onun en iyi arkadaşı ile karşılaştım. Boğazımda bir yumru ile Susie’nin nasıl olduğunu sordum.
“Nihayet seni unutmayı başardı” dedi. “Sen neden söz ediyorsun?” diye sordum.
“Sen ona çok zalim davrandın. Hep onunla sınıfa yürüyor ve onunla ilgilenmiş görünüyordun. Birlikte yemek yediğiniz günü hatırlıyor musun? Ertesi hafta belki ararsın diye telefonun başından ayrılmamıştı. Senin onu arayacağından ve bir randevu isteyeceğinden o kadar emindi ki!”
Reddedilmekten deli gibi korktuğum için hiçbir zaman ona duygularımdan söz etmemiştim. Ya onu arasa idim ve o da bana hayır dese idi? Olabilecek en kötü şey ne idi? Bana hayır demesi ve onunla birlikte olamamam. Peki şimdi ne oldu? ZATEN ONUNLA BiRLiKTE OLAMADIM! En kötüsü de ne biliyor musunuz?
Büyük bir olasıkla bana hayır demeyecekti.
Yazan:Jack Schlatter
Kitabın Adı:T.S.Ç
Kitabın Yazarı:Jack Canfield / Mark Victor Hansen / Jennifer Read Hawtgorne / Marci Shimoff
Yayın Evi:HYB Yayıncılık
]]>Bense ondan korkuyordum.
Pek de akıllı olduğunu söyleyemeyeceğim erkek arkadaşımdan, birçok kez ayrılıp barıştıktan sonra nihayet kesin olarak ayrılıyordum ki bir sabah okula giderken Bruce ile karşılaştım ve birlikte yürümeye başladık. Kitaplarımı taşımama yardımcı oldu ve beni birkaç kez güldürdü. Ondan hoşlandım. Gerçekten hoşlandım.
Ondan korkmamın nedeni çok akıllı olmasıydı. Ancak sonunda, ondan daha çok kendimden korktuğumu anladım.
Giderek birlikte daha çok yürümeye başladık. Dolabımın kapağının arkasından gizlice onu izler ve kalp çarpıntıları içerisinde beni bir gün öpüp öpmeyeceğini merak ederdim. Haftalar geçmesine rağmen beni hâlâ öpmemişti.
Sadece elimi tutuyor, sanlıyor ve kitaplarımın içine notlar koyuyordu. Bu notlarda 17 yaşında bir kızın anlaması çok zor olan bir kavrayışla sevgi ve tutkudan söz ediyordu.
Bana kitaplar, kartpostallar ve notlar gönderiyor ve benim evimde oturup saatlerce birlikte müzik dinliyorduk. Benden Stevie Wonder’ın ” Gözyaşlanma biraz neşe kattın” isimli şarkısını dinlememi istiyordu.
Bir gün işteyken ondan şöyle bir kart aldım: “Üzgün olduğum ve yalnız olduğum zaman seni özlüyorum ama seni en çok mutlu olduğum zaman özlüyorum.”
Bir gün de küçük kasabamızın ana caddesinde yürürken, otomobil kornaları ve dükkânların sıcak ve davetkâr ışıklan arasında “Bruce beni en çok mutlu iken özlüyor, ne tuhaf diye düşündüğümü hatırlıyorum.
Yanı başımda bu denli romantik, bu denli derin sözler eden, tartışan tarafların her ikisini de dinleyen, geç saatlere kadar şiir okuyan ve kararlarını dikkatle tartan bir arkadaş aslında 17 yaşında olmasına rağmen gerçek bir erkek kadar olgundu- olması tuhafıma gidiyordu. Onun içinde çok derin bir hüzün issediyor ama anlayamıyordum. Şimdi geriye dönüp baktığımda, bu hüznün lise çağına hiç uygun olmayan bir kişi olmaktan kaynaklandığını anlayabiliyorum.
İlişkimiz benim bir önceki erkek arkadaşımla olan ilişkimden çok farklı idi. Onunla bütün hayatımız sinemalar, patlamış mısır ve dedikodudan ibaretti” Sık sık küser ve başkaları ile çıkardık. Bütün okul bizim küsüp darılmalarımızla ilgilenir ve eğlenirdi. Pembe dizi gibiydik.
Bunları Bruce’a anlattığım zaman bana sarılır ve her şey yoluna girene kadar bekleyeceğini söylerdi. Sonra da bana bir şeyler okurdu. Bana Küçük Prens adlı kitabı veren de oydu. “İnsan doğruyu sadece aklının gözleri ile görür” sözcüklerinin altını çizmişti.
Ben de ona bildiğim tek yolla, tutku dolu aşk mektupları ve şiirler yazarak cevap verirdim. Böyle yoğun duygular daha önce hiç yaşamamıştım ama ona çok da belli etmek istemiyordum. Bu benim savunma mekanizmamdı. Benim ken-dişi kadar akıllı ya da.derin olmadığımı anlamasından korkuyordum.
Eskisi gibi sinemaya gitmek, patlamış mısır yemek ve dedikodu yapmak istiyordum. Bu çok daha kolaydı. Soğuk bir günde Bruce’a yolun ortasında durup eski erkek arkadaşıma dönmek istediğimi söylediğimi hatırlıyorum. Şımank bir kız sesi ile ona “Onun bana daha çok ihtiyacı var” demiştim, insan alıştığı şeylerden kolay vazgeçemiyor.
Bruce bana üzüntü ile bakmıştı. Kendinden çok benim için üzülüyordu. Taa o zaman o benim hata yaptığımı biliyordu.
Sonra yıllar geçti. Önce ben, sonra da Bruce üniversiteye başladık. Noel için eve geldiğim her zaman ona ve ailesine merhaba demeye gittim. Ailesi çok tatlı idi ve beni görmekten çok mutlu olduklarını belli ediyorlardı. Ailesinin davranışlarından Bruce’un beni affettiğini çıkanyordum.
Bir Noel tatilinde Bruce bana “Sen çok yetenekli bir yazardın” dedi. Annesi de onayladı. “Çok güzel yazıyordun, uma-nm yazı yazmayı sürdürürsün”.
“Ama siz nereden biliyorsunuz?” diye annesine sordum.
“Senin gönderdiğin bütün mektupları Bruce bana gösterirdi. Birlikte onlan hayran hayran okurduk” diye cevapladı.
Sonra babasının da başını salladığını gördüm. Oturduğum yerde utançtan kıpkırmızı olmuştum. Acaba o mektuplarda tam olarak neler yazmıştım?
Bruce’un yazdıklarımı bu kadar beğendiğini hiç bilmiyordum.
Sonra uzun bir süre görüşmedik. En son, babasından onun San Francisco’ya gittiğini ve aşçı olmayı düşündüğünü öğrendim. Bu arada birçok kötü ilişkiden sonra nihayet harika bir adamla evlenmiştim. Çok zeki bir adamdı ama artık daha olgun olduğum için bu sorun olmuyordu.
Daha önceki erkek arkadaşlarımdan sadece Bruce’u hatırlıyor ve özlüyorum. Mutlu olmasını çok isterim. O bunu çok hak ediyor. Birçok açıdan bugünkü kişiliğimi ona borçlu olduğumu düşünüyorum. Onun sayesinde hayatta sinemalar, patlamış mısır ve dedikodudan başka şeyler olduğunu da öğrenmiştim. Kendi özümü tanımamı ve yazı yeteneğimi fark-etmemi de o sağlamıştı.
Yazan:Diana L. Chapman
Kitabın Adı:T.S.Ç
Kitabın Yazarı:Jack Canfield / Mark Victor Hansen / Jennifer Read Hawtgorne / Marci Shimoff
Yayın Evi:HYB Yayıncılık
]]>Nazi komutanı güzel bir evi komutanlık merkezi
yapmıştı. Evin güzel sahibesi üst kata çıkmıştı ve az
görünüyordu. Komutan bu kadına aşık olduğunu anladı ve
aralarında şöyle bir konuşma geçti:
- Madam, aşkımız beni zayıf düşürüyor…
- Hayır komutan, sevginiz sizi insan yapıyor…
İnsan ruhu da doğanın bir parçasıdır ve doğa gibi boşluk kabul etmez…
İçinde sevgiyi barındıramayan insan nefretle dolar ve insanlıktan uzaklaşır…
Nefret etmeden birine kötülük yapamazsınız…
Nefret etmeden birini öldüremezsiniz…
Nefreti içinde barındırmak isteyen insan önce kendisinden nefret etmek zorundadır…
İçinde nefreti yaşatan insan yüreğindeki sevgiyi kovmuştur. Artık onu bulması çok zordur ve bunun ağır bedelini ödeyecektir…
Sevgisizlik ağır bir yüktür ve insan bundan kurtulmak için çok kötü şeyler yapar…
Acımak sevgi değildir, üstünlüğün kabulüdür…
Hoşgörü sevgi değildir, istemediğine katlanmaktır…
Bağımlılık sevgi değildir, gereksinmenin karşılanmasıdır…
Sevgi değer vermesini bilmektir…
Sevgi yaşama hakkını kabul etmektir…
Sevgi varolmaktan kıvanç duymaktır…
Sevgi birlikte olmaktan kıvanç duymaktır…
Sevgi eşitliğin duyumsanmasıdır…
Sevgi bütün yapay ayrımların hayattan çıkarılmasıdır…
Sevgi bilinçtir…
Sevgi insan olmaktır…
]]>Ayrılma zamanı geldiğinde Moses, güzel kızın üst kattaki odasına çıktı ve tüm cesaretini toplayarak onunla son kez konuşma girişiminde bulundu. Kızın güzelliği öylesine olağanüstüydü ki, bir an için onun cennetten geldiğini bile düşündü. Fakat kızın, başını kaldırıp da yüzüne bakmamaktaki direnci, Moses’i çok üzdü.
Güçlükle başarabildiği konuşması sırasında çirkin aşık, bu güzel kıza bir soru sordu: “Evliliklerin kutsal bir özelliği olduğuna inanır mısınız?” dedi. “Elbette” diyerek yanıtladı güzel kız ve gözlerini yine kaldırmayıp Moses’in yüzüne yine bakmadan, kendi de ona bir soru sordu: “Peki ya siz?”dedi.”Siz inanır mısınız buna?” Moses bir an bile duraksamadı: “Evet,ben de inanırım” dedi ve ekledi:”Biliyor musunuz? Her erkek çocuğu doğduğunda Tanrı,onun evleneceği kızı belirlermiş. Benim doğumumda da, benim evleneceğim kız belirlenmiş ve bana ‘Senin karın kambur olacak’ demiş. O zaman ben bir istekte bulunmuşum Tanrı’dan. ‘ Tanrım, kambur bir kadın bir trajedi olur. Lütfen onun kamburluğunu bana ver ve onu güzel bir kadın yap’ demişim.”
Moses’ in bu sözlerinden sonra Frumtje gözlerini yerden kaldırdı, onun gözlerinin içine baktı ve elini uzatıp, Moses’ in elini tuttu.Ve daha sonra da onun, sevgili eşi oldu. Bu anlattığımız bir “peri masalı” değil, ünlü Alman besteci Mendelssohn’un büyükbabası ile büyükannesinin evlenmelerinin öyküsüdür.
]]>