Demokrasinin Gelişimi

| 31 Temmuz 2009

Batı demokrasisi ya da klasik demokrasi denilen siyasal düzenin özellikleri günümüzde siyasal iktidarıkullanacak organların genel oya dayalıserbest seçimlerle belirlenmesi, farklısiyasal görüşler arasında siyasal iktidar yarışının hukuken eşit koşullarda yürütülmesinin mümkün olmasıve temel hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmış olması noktalarında toplanabilir. Öte yandan, demokrasinin, işçi sınıfı

başta gelmek üzere, sınıfsal tabanı kapsayıcılık kazanmış bir yönetim biçimini temsil etmekle birlikte, burjuva sınıfının öncülüğünde ortaya çıkmışolduğunu ve kapitalist üretim ilişkileri çerçevesinde anlam kazandığını da unutmamak gerekir.

Demokratik rejimlerin ortak özellikleri nelerdir?

Bugün dünyadaki demokratik rejimler, birbirlerinden farklı tarihsel oluşumların ürünü olmalarına karşın, ortak değerlere dayanırlar. Bunların başında akılcılık vehoşgörü gelir. Akılcılık toplumda akla dayanan yaklaşımların doğru olduğu yönünde genel bir inancın varlığını gerektirir. Siyasal ve toplumsal çekişmelerin akıl

dışı kaynaklara, örneğin dinsel inançlara dayandığı ülkelerde demokrasi olmaz. Akılcılığın siyasal düzene, yaşama yansıması laikliktir. Hoşgörü ise değişik görüşlerin toplum tarafından doğal karşılanması, dolayısıyla

toplumsal ve siyasal ilişkilerde şiddetin dışlanmasıdır. Bu hoşgörü anlayışının siyasal yaşama yansıması ise çoğulculuktur.

Bu ülkelerde yaygınlık kazanmışolan “çoğulcu demokrasi” uygulaması, siyasal sistem içinde devlet dışı toplumsal örgütlenmelere verdikleri önemli dikkat çekiyor lar. Bu toplumlara baktığımızda, kişilerin belirli toplumsal, ekonomiki ve siyasal amaçlar için bir araya gelmiş olduklarını görüyoruz. Yani tek tek zayıf konumda

olan bireyler devletle yalnız başlarına karşı karşıya kalmamakta, kendi çıkar ve isteklerini oluşturdukları gruplar içinde daha güçlü bir biçimde savunabilmektedirler. Devlet de işlevlerini yerine getirirken, ülkemizde “sivil toplum kuruluşları” denilen, bu toplumsal grup ve örgütleri hesaba katmak durumunda olmaktadır.

Öte yandan demokratik düzenlerin hep ekonomik bakımdan gelişmiş ülkelerde kök salmış olduğu da gözden kaçabilen bir gerçek değildir. Ne var ki, demokrasi kavramının dünya çapındaki çekiciliği o kadar güçlüdür ki ekonomik bakımdan yeterince gelişmemişpek çok ülkede, demokratik kuralların uygulanmasıçabasıiçindedir.

İngiltere ve Fransa’da demokratik kurallar nasıl yerleşmiştir?

Modern demokrasinin beşiği Avrupa, özellikle de İngiltere’dir. Bu ülkede çok eski yüzyıllardan başlayarak gelişmiş olan demokratik kurallar, Fransa’da daha çok devrimci atılımlarla kökleşebilmiştir. Öteki Avrupa ülkelerindeki demokratikleş menin ise, iki ülkedeki düşünsel ve kurumsal gelişmelerin etkisini taşıdığını söyle-

mek yanlışolmayacaktır. Dünyanın en güçlü demokratik ülkesi olan ABD bakımından da benzer bir saptama yapılabilir. İngiltere’ye karşı yürütülen Amerikan bağımsızlık savaşının büyük ölçüde İngiltere ve kısmen Fransa’da geliştirilen demokratik anlayışa dayandırıldığı görülmektedir.

Bütün bu nedenler, günümüzde modern demokrasinin ABD ve Avrupa ülkeleri

çerçevesinde ele alınmasının temel gerekçesini oluşturur.

1.1. İnsan Hakları Düşüncesinin Yükselişi

İkinci Dünya Savaşının, demokrasi ve insan haklarını temelden reddeden totaliter rejimlere karşı yürütülmüş bir savaş olmasına bağlı olarak, gelecekte bu değerleri daha etkili bir biçimde korumak için ön hazırlıklar daha savaşbitmeden başlatılmıştı. Faşizme karşıittifak içine girmişolan ülkeler, insan haklarının gerçekleştirilmesi-

nin önde gelen hedefleri olduğunu, ilan etmişlerdi. Öte yandan, Batıülkelerinde gelecekte barışın korunabilmesinin, ancak insan haklarının uluslararasıdüzeyde etkili bir korumaya kavuşturulmasıyla mümkün olabileceği yönünde genişbir kamuoyu da oluşmuştu. Böylece “barış” ile “insan hakları” ve “demokrasi” arasındaki bağlantı bir daha kopmamak üzere kurulmuştu.

Tarihte insan haklarınıgüvence altına alan siyasal belgeler var mıdır? Varsa bun-

lar nelerdir? Tartışınız.

İnsan haklarının uluslararası düzeyde korunması bakımından ilk adım 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Andlaşması ile atılmıştır.

İnsan haklarına saygıyıdünya barışının başlıca koşullarından biri sayan bu andlaşma, böylece insan hak ve özgürlüklerine uluslararasıgeçerliği olan bir değer, anlam vermiş olmaktaydı. Bu adımı1948 yılında BM Genel Kurulunda kabul edilen ve insan hak ve özgürlüklerini tek tek sayarak açıklayan bir belge olan İnsan HaklarıEvrensel Bildirisi izledi. Bu belge devletleri bağlayıcı olmamakla birlikte, büyük bir tarihi önem taşır. Daha sonraki yıllarda BM’ye üye olan devletlerinde katıldığı bildiri, dünya devletlerinin İnsan Haklarının gerçekleştirilmesi ve korunması gereken bir değer olarak kabullendikleri anlamına gelmekteydi.

İnsan Haklarının uluslararası düzeyde korunması bakımından asıl güç iş, yalnızca bir haklar bildirisi ile sınırlıolmayan, katılan devletlere hukuki sorumluluklar yükleyen ve insan hak ve özgürlüklerine saygı gösterilip gösterilmediğinin denetimini de içeren bağlayıcınitelikte sözleşmelerin yürürlüğe konulmasıidi. BM bünyesinde

bu nitelikte yapılmış kısmi sözleşme olmakla birlikte, “ikiz” sözleşmeler olarak anılan iki kapsamlısözleşme bunların en önemlileridir. “Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme” ile “Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme” adlarını taşıyan ve 1976’da yürürlüğe giren bu iki sözleşme Tür-

kiye tarafından henüz onaylanmış değildir.

İnsan haklarına saygıyı uluslararası denetime almak için yapılan bölgesel çalışmalar nelerdir?

İnsan Haklarına saygıyı uluslararası denetime almak için asıl büyük adım ise, bölgesel nitelikli olmakla birlikte, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile atılmıştır.

1949’da kurulan Avrupa Konseyinin 1950 yılında kabul ettiği ve daha sonra hazırlanan protokollarla birlikte 1953’te yürürlüğe giren Avrupa İnsan HaklarıSözleşmesi Türkiye tarafından da 1954 yılında onaylanmıştır.

Sözleşmenin en önemli özelliği, kapsadığıhakların korunmasıyla ilgili çok kapsamlı bir denetim mekanizması öngörmesidir. Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ve Bakanlak Konseyi aracılığıyla gerçekleştirilmesi öngörülen bu denetimi devletler harekete geçirebileceği gibi, ilgili devletin kabul etmiş olması durumunda, bireyler de başlatabilmektedirler. İnsan haklarının bölgesel sözleşmeler yoluyla korunmasıçabası, Avrupa ülkeleriyle sınırlı kalmadı. 1969’da imzalanan ve 1978’de yürürlüğe giren Amerikan İnsan Hakları Sözleşmesi ile 1981’de kabul elidip 1986’da yürürlüğe giren Afrika Halk ve İnsan Hakları Sözleşmesi bu yönde atılan iki önemli adım oldu. 1975 yılında Doğu ve Batı Bloklarını bir araya getiren Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansında kabul edilen Helsinki Nihai Senedi ile, 1990 AGİK zirvesinde kabul

edilen Paris Şartı, demokrasiyi Avrupa’nın tek yönetim tarzı olarak benimsemiş ve insan haklarına dayalı demokrasinin barışve güvenliğin de güvencesi olduğunu bir kez daha vurgulamıştır. Her iki belgeyi imzalayan Türkiye de, böylece, uluslar arası topluluğun bir üyesi olarak insan haklarına saygıgöstereceğini bir kez daha taahhüt etmiştir.

Sivil kitle örgütlerinin insan haklarının korunmasındaki rolünü tartışınız.

İnsan haklarının korunması bakımından günümüzde “devlet dışı uluslararası kuruluşlar”ın giderek önem kazandığı görülüyor. Özel kişi ve gruplarca oluşturulan bu gönüllü kuruluşlar, dünya ölçüsünde insan haklarına saygı gösterilmesi bakımından hayli etkili oluyorlar. Herkesin adınıduymuşolduğu UluslararasıAf Örgütü, Uluslararası Hukukçular Komisyonu, Helsinki İzleme Komitesi.

1.2. “İkinci” Demokratlaşma Dalgası

1939 öncesinin dünyası, demokrasilerin savunma konumunda olduğu, Avrupa dahil olmak üzere, ulusların her türden diktatörlüklerin baskıcı yönetimleri altında yaşadıkları ülkelerin çoğunlukta olduğu bir dünya idi. Ondokuzuncu yüzyıl boyunca çürümüşolan demokratikleşme olgusu ve 1. Dünya Savaşısonunda, Sovyet-

ler Birliği ve sömürgeler dışında, yaygınlaştığı gözlemlenen demokratik yönetim ler, 1920’lerden başlayarak yerlerini totaliter/otoriter yönetimlere bıraktı. 1922’de İtalya, 1933’de Almanya, 1934’de Almanya’ya katılan Avusturya totaliterfaşist yönetimler altına girmişlerdi. Portekiz (1926), Yunanistan (1936) ve İspanya’da (1939) diktatörlük rejimleri kurulmuş, Japonya, Brezilya, Arjantin, Uruguay 1930’larda askeri diktatörlüklere teslim olmuşlardı. Finlandiya, Polonya, Baltık Cumhuriyetleri ve öteki Doğu Avrupa ülkelerinde de 1939 yılıgeldiğinde sivil ya da askeri baskı rejimleri hüküm sürmekteydi. Bir değerlendirmeye göre 1. Dünya Savaşısonunda sayısı33’e yükselen demokratik yönetimlerin sayısı, 1942 yılında 12’ye kadar düşmüştü. Müttefiklerin 2. Dünya Savaşında zafere ulaşmaları, bir yandan sosyalist bir dalgaya yol açarken, öte yandan da, yeni bir  demokratikleşme dalgası yaratmıştır. 19.

yüzyıl boyunca gözlemlenen demokratikleşme göz önünde tutularak “ikinci demokratlaşma dalgası” olarak da nitelenen bu süreçte, faşizmin pençesinden kurtulmuşolan Almanya, İtalya, Avusturya ve Japonya’da demokratik rejimler kurulmuş

ve yerleşmiştir. Bu dalga içinde Güney Amerika ülkelerinin bir kısmı ile Türkiye ve Yunanistan da demokrasiye yönelmişlerdir.

Türkiye’nin çok partili hayata geçmesini “Tarık Zafer Tunaya’nın Türkiye’de Siyasi Partiler” adlı kitabından okuyunuz.

Öte yandan, 2. Dünya Savaşından sonra, 1960’lara kadar uzanan bir süreç içinde Asya ve Afrika’daki Batısömürge yönetimlerinin, bazen silahlımücadele, bazen de uzlaşmalar sonucu son bulması, çok sayıda yeni devleti de dünya sahnesine çıkartmıştır. “Az gelişmiş” ya da daha az yaralayıcıbir ifadeyle “gelişmekte olan” ülkeler ola rak ülkelerin önemli bir kısmında başlangıçta, Batı demokrasisini örnek alan yönetim biçimlerine yönelinmiştir. Ne var ki, Batıdemokrasilerine özgü yapıların hiçbir zaman tam anlamıyla oluşturulamadığı bu ülkelerin demokrasilerinde görülen istikrarsızlıklar ve ortaya çıkan kaos, “sağ” ya da “sol” etiketli otoriter yönetimlerin birbirini izlemesine yol açmıştır.

1.3. “Üçüncü” Demokratlaşma Dalgası

1960’tan sonra dünyada hangi ülkeler otoriter yönetimlere yönelmişlerdir?

1960’ların ortalarına doğru, ikinci demokratlaşma dalgası tükenmiş, tüm dünyada rejim değişiklikleri otoriter yönetimlere doğru çevrilmişti. Bir hesaba göre 1958’de dünyadaki 32 işler demokrasiden üçte biri 1970’lerin ortalarına kadar otoriterleşmiş, darbe ürünü olan yönetim sayısı 38’e yükselmişti. 1956 ile 1970 yılları arasında

bağımsızlığını kazanan 33 Afrika ülkesi ve 10 Güney Amerika ülkesinin sekizinde

demokratik olarak göreve gelmemiş olan yönetimler hüküm sürmekteydi. 1967 yılında askeri bir darbeye sahne olan Yunanistan, 1971-73 yıllarıarasında demokrasinin rafa kaldırıldığı Türkiye, Filipinler’de demokrasinin 1972’de yıkılması, 1973’te tam anlamıyla otoriter yönetime geçen Güney Kore örnekleri de bunlara eklenebilir.

Bir hesaba göre 1973 yılında dünyadaki 122 devletten yalnızca 30 tanesi demokrasiyle yönetilmekte, 92 tanesi ise -sosyalist ülkeler de dahil olmak üzere- demokratik olmayan yönetimler altında bulunmaktaydılar.

Bütün bu gelişmeler, Batıdemokrasisinin gelişmekte olan ülkelerde uygulanabilirliliği hakkında yaygın bir kötümserlik yaratmış, dahası uzun süreler boyunca demokratik yönetimlerin bulunduğu gelişmişülkelerde dahi Batıdemokrasisinin işleyebilirliği hakkındaki kaygılara yol açmıştı.

“Üçüncü” demokratlaşma dalgası hangi olaylarla başlamıştı?

Ne var ki, bu kötümser tablo çok uzun sürmedi. 1974 yılında Portekiz diktatörlüğünün yıkılışı ile başlayan süreç içinde yeni bir demokratlaşma dalgası doğdu. Portekiz devriminden üç ay sonra, Türkiye’nin Kıbrıs müdahalesinin de etkisiyle, Yunanistan’daki askeri rejim çöktü. Bundan bir yıl sonra İspanya diktatörünün ölümü ile bu ülkede demokrasinin yolu açıldı. 1974’ü izleyen 15 yıl içinde Avrupa, Asya ve Latin Amerika’da yaklaşık otuz ülkede demokratik dönüşümler yaşandı. 1980’lerin sonu ve 1990’ların ilk yıllarında sosyalist düzenlerin çöküşü, ile birlikte bu ülkelerde Batıtipi demokrasiyi kurumlaştırma çabaları dünya gündeminde özel bir önem kazandı. Bir değerlendirmeye göre, 1973’den 1990’a kadar geçen süre içinde dünyada de-

mokratik rejimle yönetilen ülkelerin sayısı30’dan 58’e yükselmişti. Sovyetler Birliği

ve Yugoslavya’nın dağılmasısonucu yeni devletlerin ortaya çıkmasıve Afrika’daki

gelişmeler sonucu, 2000’li yıllara yaklaşırken, bu sayının önemli ölçüde arttığı gözlemleniyor.

1.4. Amerika Birleşik Devletleri

Amerika Birleşik Devletlerindeki demokratik düzenle Avrupa’daki demokratik

düzeni karşılaştırınız.

1932 yılında ABD devlet başkanlığına seçilen Roosevelt, 1929 büyük bunalımının işsizlik başta gelmek üzere, yol açtığı ekonomik çöküntüyü aşabilmek için, ABD’de o zamana dek görülmemiş kapsamda, devletin ekonomik alana müdahalesini öngören bir politika izlemişti. İngiliz iktisatçısıKeynes’in görüşlerinden esinlenen sosyal

amaçlı bu politikalar başarılı olmuş ve Roosevelt, bir geleneği yıkarak, dört kez üst

üste başkan seçilmeyi başarabilmişti.

Roosevelt’in 1945 yılının Nisan ayında ölmesi üzerine yerine yardımcısı Truman geçmiş ve savaş sonrası iç ve dış politikayı 1952 yılına kadar o yönlendirmiştir. Avrupa demokrasilerinden (İngiltere ve Fransa) farklı olarak, kendi topraklarında savaşmak zorunda kalmayan ve ekonomisi savaş döneminde büyük bir gelişme

gösteren ABD, savaşsonrasında yıkıma uğramışolan Avrupa’nın SSCB etkisi dışındaki ülkelerinin hamisi konumuna gelmiştir.

Truman döneminde, Kongre’nin muhalefeti nedeniyle, ABD’de “refah devleti”ne (sosyal devlet) yönelik reformlar dönemi büyük ölçüde sona ermiştir. Bu sırada, soğuk savaşın da etkisiyle, federal hükümete komünistlerin sızmışolduğu yolundaki iddialar ortaya atılmıştır. 1949’da SSCB’nin ilk atom bombasını patlatması, aynı yıl komünistlerin Çin’de iktidara gelmesi ve 1950 yılında Kuzey Kore’nin  Güney’i işga-

le girişmesi ile birlikte Kore Savaşının patlak vermesi, adeta anti-komünist bir ulusal paranoyaya yol açmaktadır. Senatör Mc. Carthy tarafından kışkırtılan anti-komünist kampanya geleneksel Amerikan liberalizmine ters düştüğü gibi, ülkenin kültür sanat ve bilim yaşamına da zarar vermiştir.

1952 yılında Cumhuriyetçilerin adayı General Eisenhover’in seçilmesiyle birlikte, ABD politikasına 30 yıl egemen olmuşbulunan Demokrat iktidar sona ermektedir.

Amerika’da ırkçılık olaylarının tırmanmasının nedenleri nelerdir?

1960 yılına kadar başkanlık görevinde bulunan Eisenhover yönetimi genel bir refah dönemi olmuştur. Uluslararasıilişkilerde SSCB ile kısmi bir yumuşamanın başladığı bu dönem içinde, ülkede iyimserlik egemendi. Buna karşın, 1950’lerin sonlarına doğru ülkede ırkçılık olaylarında bir artışgörüldü. Güney eyaletleri Amerikan Yüce Mahkemesinin resmi okullardaki ırk ayrımına son verilmesini öngören kararına karşı çıktılar. 1956’da Sovyetlerin Macaristan’a müdahalesi, 1957’de yine SSCB’nin ilk kez uzaya bir uydu göndermesi 1958’de ABD’nin Lübnan’a müdahalesi dış politika kadar iç politikada da rahatsızlıklara yol açtı. 1960’da başkanlığa seçilen Demokrat Kennedy ve onun öldürülmesinden sonra yerine geçen Johnson dönemleri sosyal politikaların yeniden ele alınmaya çalışıldığı dönemler oldu. Ne var ki, aynı dönem içinde ABD’nin Vietnam’a gönderdiği asker sayısı hızla artarak 1968 yılında yarım milyonu aştı. İç politikada ise ırk çatışmaları boyut kazanmaya başladı. Zenci insan haklarısavunucusu Martin Luther King’in 1968’de öldürülmesi ırt çatışmalarını tırmandırıcı bir etki yaptı. Ancak, hemen belirtmek gerekir ki, ırk çatışmalarına akılcıbir tepki gösteren ABD siyasal sistemi, Federal Yüce Mahkeme kararları ve özellikle Demokrat Parti yönetimleri döneminde çıkarılan federal yasalarla, ırk ayrımını aşma yolunda önemli adımlar atabilmiş ve sorunu tümüyle olmasa bile, 1980’li yıllarda ülkenin önde gelen sorunu olmaktan çıkarabilmiştir. Vietnam savaşıABD’nin Nixon yönetimi döneminde bu ülkeden çekilmesine kadar (1973) Amerikan iç politikasına egemen ana tema olarak, zaman zaman öğrenci-polis çatışmalarına kadar tırmanan, siyasal karşıtlıklara yol açmaya devam etti. 1974 yılında Başkan Nixon, 1972 seçimlerinde rakip parti binasının gizlice dinlendiğinin anlaşılması nedeniyle patlak veren skandal (Watergate skandalı) dolayısıyla

görevinden istifa etmek kaldı. Yerine geçen yardımcısı Ford’un 1976 seçimlerinde Demokrat Parti adayı Carter’e yenilmesine de yine bu skandal sebep oldu. “Dürüst yönetim” iddiasıyla göreve gelen Carter dönemi insan haklarının korunmasını dış politikanın ana ilkelerinden biri olarak öne çıkarttı. Büyük ölçüde sosyalist bloğa karşısiyasal bir araç olarak düşünülse bile, bu yaklaşımın insan haklarıkonusunun uluslararası politika sahnesinde giderek artacak bir önem kazanmasında önemli payı olmuştur.

Amerika Birleşik Devletlerinde Reagan’ın başkan seçilmesinin iç ve dışpolitikadaki etkisi ne olmuştur?

Carter yönetimi ABD için dışve iç politika da başarısızlıkların ağır bastığıbir dönem olmuştur. Bu nedenle 1980 ve 1984 seçimlerini Cumhuriyetçilerin adayı Reagan’ın kazanmasıbir sürpriz olmamıştır. Dışpolitikada sert bir tavır alan ve anti-komünizmi öne çıkaran Reagan yönetimi insan hakları konusunu arka plana atarak sağcı

diktatörlükleri destekleme çizgisini izledi. Hızlıbir silahlanma programıile dünyada SSCB nüfuzunu kırmaya yönelik bu dışpolitika öteki Batıülkelerinde her zaman destek görmemesine karşın, etkili oldu. İçerde ise sosyal ve kültürel bir muhafazakarlık (yeni sağ) ile ekonomik liberalizm kol kola yürütüldü. Kamu harcamaların kı-

sılmasıve vergilerin düşürülmesi, alt gelir gruplarının gelirlerinde önemli düşüşlere neden olmasına karşın, ABD ekonomisinde genel bir iyileşmeye yol açtı. Reagan’dan sonra aynı partiden yerine seçilen Bush da benzer politikalar izledi.

1991 yılında Kuveyt’in Irak tarafından işgali üzerine patlak veren Körfez krizinde ABD’nin takındığı kararlı tavır ile SSCB dahil tüm dünyayı etrafında toplaması ve 1991 yılında SSCB’nin çökmesi, ABD’nin dünyada tek süper güç haline geldiğini simgelemekteydi. 1992 ve 1996 yıllarında devlet başkanlığına seçilen Demokrat başkan Clinton döneminde de hızla güçlenen ABD ekonomisi, bu ülkeyi 2000 yıllarına girerken dünyanın en etkili ekonomik ve siyasal gücü konumuna yeniden kavuşturmuş görünüyor.

2. Avrupa

II. Dünya Savaşı’ndan sonra hangi Avrupa devletleri demokrasiyle yönetilmiş-

tir?

II.Dünya Savaşı Avrupa’nın yıllarca Nazi işgali altında kalmasına ve sonunda bölünmesine yol açmakla birlikte, bu kıtanın demokrasinin beşiği olma niteliğini yok etmiş sayılamaz. Gerçekten de, İzlanda, İsveç, İngiltere, İrlanda, Belçika, Lüksemburg, Norveç ve Danimarka, savaş öncesinde olduğu gibi savaş sonrasında da de-

mokratik rejimlerini korumayı başardılar. İtalya, Avusturya, Finlandiya, Yunanistan ve BatıAlmanya’da ise savaşöncesinde yıkılmışolan demokratik yönetimler yeniden kuruldu. Yunanistan’da 1967-1974 arası görülen askeri diktatörlük dışında tüm bu ülkelerde kesintisiz demokratik yönetimler görüldü. Yalnızca İber Yarıma-

dası (Portekiz ve İspanya) demokratik bir yönetimden mahrum durumdaydı. Cezayir Bağımsızlık Savaşı ile başa çıkamama nedeniyle 1958’de Fransa’da patlak veren askeri isyan, bu ülkenin hükümet sisteminde bir değişikliğe yol açmakla birlikte, demokratik rejimin korunduğu bir kriz yönetimi ile aşıldı. 1968’de tüm Avrupa’da aniden ortaya çıkan öğrenci hareketlerinin, yine Fransa’da bir genel grevle birleşmesi sonucu ortaya çıkan kriz ise yalnızca devlet başkanının (de Gaulle) istifasına yol açan bir süreç içinde çözülebildi. 1968 öğrenci olaylarının durulmasından sonra İtalya’da yaygınlık kazanan, Almanya’da ise etkili eylemlerle istikrarsızlık yaratan, öteki demokratik ülkelerde de serpintileri görülen terörist etkinlikler de, bu ülkelerde ki demokratik yönetimlerin

tehdit altına girmesine neden olmadı. İtalya ve Fransa’da çok güçlü olan komünist partilerin bu eylemlere kararlıbir biçimde karşıçıkmalarının bu konuda önemli katkısı oldu. Bir başka deyişle, Avrupa demokrasileri, dünyanın çalkantılı yıllarında da demokratik geleneklerini korumayıve bu değerlere dayalıbir Avrupa kurma yolunda ilerlemeyi sürdürmeyi büyük ölçüde başarabildiler. Yaklaşık 1 milyon kişinin yaşamını yitirmesine yol açan bir iç savaş sonucu 1939’da iktidarıtümüyle eline geçiren general Franco, İspanya’da, Alman ve İtalyan modellerine yakın yarı-faşist bir rejim kurmuştu. Yine de, İspanya, önceleri Almanya-İtalya-Japonya ittifakına (Mihver devletleri) eğilim göstermekle birlikte, 2.Dünya Savaşında tarafsız bir görüntü vermeyi başardı. Buna rağmen İspanya savaş sonrasında müttefiklerce dışlanmış ve Birleşmiş Milletlere alınmamıştı. Ne var ki, İspanya’nın içinde bulunduğu yalnızlık, soğuk savaşın tırmanmasıyla sona ermiş ve bu ülke

1950’li yıllardan başlayarak başta ABD olmak üzere demokratik Batı ülkelerinin desteğini alabilmiştir.

Günümüzde Avrupa Konseyi hangi işlevi yerine getirmektedir?

Günümüzde Avrupa Konseyinin etkinliklerinde, insan haklarının korunmasıbaşta gelmek üzere, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, ulusal yasaların birbirine uyumunun sağlanması, doğal zenginliklerin ve kültürel mirasın korunmasıgibi hususlar ön planda yer almaktadır.

2.2.2. Avrupa Birliği

1952 yılında Batı Avrupa ülkelerinin kömür ve çelik sanayilerini bütünleştirmek amacıyla kurulan Avrupa Kömür ve Çelik topluluğu ile ilk adımı atılan ekonomik bütünleşme süreci, 1957 Roma Andlaşmasıile kurulan Avrupa Ekonomik Topluluğu ve Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu ile gelişti. 1967 yılında bu üç örgütün yöne-

tim organlarının birleştirilmesi ile Avrupa Toplulukları oluştu.

Maastricht Antlaşmasının en önemli özelliği nedir?

1986 yılında üye devletler tarafından imzalanan Avrupa Tek Senedi topluluğun amacının “Avrupa Birliği”ne ulaşmak olduğunu açıklamaktaydı. Bu amaç çerçevesinde, 1993 yılında yürürlüğe giren Maastricht Andlaşmasıile Avrupa Toplulukları Avrupa Birliği adınıaldı. Siyasi birleşme yolunda, bir Avrupa vatandaşlığıve ortak bir Avrupa parasının yürürlüğe girmesini de öngören bu andlaşma, Avrupa Birliği Kurumlarına daha geniş yetki vermeyi de öngörmektedir. Bu organlar arasında 1979’dan bu yana üyeleri doğrudan Birlik üyesi devletlerin halkınca seçilen Avrupa Parlamentosu da yer almaktadır. Başlangıçta 6 üyeden (Almanya, Fransa, İtalya, Hollanda, Belçika, Lüksemburg) oluşan Avrupa Topluluğunun üye sayısı, daha sonraki yıllarda İngiltere, Danimarka, İrlanda, Yunanistan, İspanya, Portekiz, Avusturya, Finlandiya ve İsveç’in de katılımıyla 15’e  yükselmiştir.

1963’de AET ile ortaklık andlaşması imzalayan Türkiye, 1987 yılında da tam üyelik başvurusu yapmıştır. Ne var ki, Avrupa Birliğini’nin 1990’lı yılların sonunda yeni bir genişleme hazırlığıiçinde olmasına karşın, Türkiye’nin üyeliği siyasal ve ekonomik nedenlerle kısa vadede pek mümkün görünmüyor.

Etiketler: , ,

Kategori: Ödevler

Yazar Hakkında ()

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.