Drakula Kimdir?

| 01 Ağustos 2009

d1Kont Dracula kimdir?

Bu güne kadar az çok film izleyen herkes kont dracula hakkinda fikir sahibidir. Kont dracula korkunç şatosunda yaşayıp sadece geceleri ortaya çikan ve insan kani ile beslenen bir vampirdir. ilk Vampir ve Vampirlerin atasi olarakta kabul edilir.Elbetteki bu söylem İngiliz yazar Bram Stroker’ın romanından beyaz perdeye aktarılmış kont Dracula tablosundan başka bir şey değildir. Gerçekte kont dracula Fatih sultan Mehmet zamanında yaşamış ve hatta onunla aynı enderunda eğitim görmüş Vlad Tepeş ‘den başkası değildir.

Osmanlılara yenilen eflak (Romanya) kralı babası tarafından ablasıyla birlikte Osmanlılara rehin olarak verilmiştir.III.Vlad ve kardeşi Osmanlı sarayında yönetici çocuklarının alması gereken eğitimle yetiştirilirler.Genç Vlad ve Fatih bu enderunda çok iyi arkadaş olurlar.Fatih sultan Mehmet Han kendisinden sadece bir yaş küçük olan Vlad ile senelerce aynı eğitimden geçer.Dostlukları o kadar pekişirki birbirlerine ölünceye kadar destek olacaklarına dair yeminleşirler.Hatta parmaklarına kesik atarak kan kardeş oldukları bile söylenir.

d2

d3

Kont Dracula’nın Osmanlı’yla arasının açılması

Macarlar tarafından öldürülen babasının yerine geçen Macar 2. Vladislav’ı devirmesi için 1448’de yanına bir de ordu verilerek salınır ve Eflak’a vali olarak atanır.Başangıçta her şey yolunda gitmektedir.Kont Dracula Osmanlı imparatorluğuna bağlılığını ilan eder ve vergileri toplayıp ödemeyi ihmal etmez.Fakat içinde bulunduğu ortamda hızla Romen milliyetçilik rüzgarları esmektedir.Kendiside bu akımlardan damla damla etkilenmeye başlar.Üzerinde bağımsızlığın ilan edilmesi yönünde şiddetli baskılar oluşmaktadır.Bu ortama daha fazla dayanamaz ve alkole başlar.Sabah akşam içmeye başlar ve emrini yerine getirmeyenlere akıl almaz cezalar uygulamaya başlar.Yapı olarak sert ve acımasız bir kişiliğe sahip olmasıyla birlikte zamanla sadist biri haline dönüşür.Yaptığı işlerden birinin, ülkesinde yoksul insan kalmasın diye dilencileri ve yoksulları toplayıp bir yemek vermek, ardından da hepsini diri diri yakmak olduğu söylenir.Bir başka rivayet ise; çarşının ortasında bulunan çeşmenin tasının altın olduğu ve bunun kimse tarafından çalınmadığıdır.Elbetteki bunun nedeni uyguladığı çok sert cezalardır.En büyük zevkleri arasinda ise insanlari uzun sivri bir kaziga oturtmaktir.Bu yüzden kendisine kazikli Voyvada da denilmektedir.(Bu islem en son paragrafta anlatilmistir 18 yasindan küçük kardeslerimiz kesinlikle okumasin siddet unsurlari içermektedir)Daha sonra kendisine babasının lakabı olan Dracule’ya atfen, ki romencede şeytan manasına gelir Draculea (şeytanın oğlu) soy ismini seçer.Kont Dracula efsaneside bu soyisimden kaynaklanır.Kont Drakulanın kan içtiği söylentileride oldukça yaygındır.Bu günkü araştırmalara göre Kont Dracula’nın böyle bir şey yapıp yapmadığı konusunda bilimsel bir dayanak noktası yoktur.Kan içen manasına gelen Vampir söylemi büyük ihtimalle çok acımasız olmasından dolayı kendisine yakıştırılmıştır.

Uygulanan bu sert politikalardan merkezinde kan kardeşi Vlad’ın oluğunu haber alan Fatih Sultan Mehmet Han Vlad’a uyarı mahiyetinde bir elçi kafilesi gönderir.Ancak Vlad gönderilen elçi kafilesini hiç hoş karşılamaz ve onlara çeşitli işkenceleri kendi elleriyle uygular.Fatih elçilerinin başına gelenleri öğrenince kan kardeşine son bir uyarıda bulunmaya karar verir ve yeni bir kafile gönderir.Fakat Vlad bu son şansa elçilerin başlarındaki sarığı kafalarına çaktırarak karşılık verir.Böylece Fatih’in öfkesini kazanmış ve içindeki kardeşlik duygularını yıkmıştır.

Fatih’de bunun üzerine bir ordu hazırlatarak 1462 yılı ilkbaharında balkan seferine çıkar.Osmanlı ordusunun geçtiği tüm kasaba köy ve kentlerde binlerce kazığa geçirilmiş türk cesedi görülmektedir.Bu durum osmanlı ordusunda huzursuzluğa neden olmaktadır.Ayrıca gözü dönen Vlad bir başka savaş taktiği olarak vebalı kimseleri türklerin yaşadığı bölgelerde yaşamaya sevk etmiş ve bu yolla türkler arasında veba salgını çıkartmaya çalışmıştır.Fatih için artık tek bir hedef vardır. İbret-i âlem için Vlad’ı yok etmek. İsyana destek olan bütün yerel yöneticileri etkisiz hale getirmektir.Bu sebeple Eflak ve Boğdan içerisine ilerleyen Fatih en büyük hedefi durumundaki Vlad’ı Poeinari Kalesi’nde kıstırır. 900 metreyükseklikteki sarp bir dağın zirvesine kurulmuş bulunan Poeinari Kalesi, erişilmezliğiyle tam bir kartal yuvası görünümündedir. Bu haliyle de aşağıdan bir saldırıyla düşürülmesi bir hayli güçtür (resimdende anlaşılabileceği gibi atamız Fatih nasıl zor bir işe kalkışmıştır). Ancak, hiddetinden yanına yanaşılamayan Fatih’i hiç bir zorluk durduramaz. Birlikleriyle kalenin çevresini kuşatan Sultan, Vlad’a son bir mesaj gönderir: “Artık işin bitti! Geliyorum deyyus Vlad!”

Hazirliklarini tam olarak yapmis olan Osmanli ordusu kusatmaya baslar.Kusatma aylarca devam eder.Vlad’ın eşi bu duruma daha fazla dayanamayarak kalenin surlarından aşağı atlayarak intihar eder.{(Söylentiye göre bu durumda kalenin papası kadının intihar etmek suretiyle cehenneme gitmiş olduğunu ileri sürer.Vlad’da bunun üzerine ben tanrı için binlerce türkü öldürdüm şimdi tanrının bana reva gördüğü bumudur diyerek isyana düşer.Bunun üzerine lanetlenir ve hepimizin bildiği vampir hikayesinin çıkış konusuda burada başlar.)} Imparatorlugun baskenti Istanbulu bu kadar uzun süre bos birakmanin uygun olmayacagini düsünen Fatih yanina bir miktar askerini alarak Geride kalanlarada Vlad’ın yakalanması yönünde kesin emir verip Istanbul’a döner. Fakat Voyvoda, kendisine yardım eden bazı Rumen köylülerinin de yardımlarıyla bir gece komşu Macaristan’a kaçar.

d4

d5

Kont Dracula’nin sonu

Giristigi mücadeleden vazgeçmemekte inat eden Drakula ülkesinde yönetimi ele geçirebilmek için yillar sonra son bir deneme daha yapar.Fakat daha önceden temkinli olan Osmanlı kuvvetleri bu sefer işi sıkı tutup Drakula’yı sıkıştırarak idam ederler.Kesik başınıda Fatih Sultan Mehmet’e kanıt olarak İstanbula gönderirler.Başı ibreti alem olsun diye aynı kendisinin yaptığı gibi bir kazığa geçirilerek istanbul sokaklarında dolaştırılır.Başsız cesedi Snagov’da bir manastira gömülmüstür.Ancak 1931 yilinda yapilan kazida mezarin bos oldugu saptanmistir

1456’dan 1462’ye kadar süren altı senelik hükümdarlığı sırasında kadın, çocuk demeden; kimi kaynaklara göre 40 binden kimilerine göreyse 100 binden fazla insanı öldürtmüştür. Fakat tüm bun acimasizliklarina ragmen Romanya’da milli kahraman olarak görülür.Yaptigi onca isin her ne olursa olsun ülkesini bagimsizliga kavusturmak amaciyla yaptigini savunmaktadirlar.

III.VLad, fatih sultan mehmet zamanında eflağın prensiydi ve türkleri kazıklara çakıp kanlarını içmesi nedeniyle ona ‘DRacula’ yani kan emen lakabı verilmiştir aynı zamanda türkler arasında ‘kazıklı voyvoda’ ismiyle ün salmıştır.Fatih sultan mehmet eflağa sefer düzenler ve türk kaynaklarına göre kafası kesilerek öldürülür.Ancak bazı kaynaklar draculanın şatosunun alt kısmındaki elangirLi geçitler sayesinde kurtuldugu ama korkusundan faaliyete geçemediği söylenmiştir….

Kazığa oturtma işlemi şu şekilde yapılırdı (+18) Lütfen uzak dursun şiddet içerir

Bu işkenceye maruz bırakılan kişi elleri ve ayaklari sıkıca baglanır.Uzun ve sivri bir mızrak getirilerek kurbanın kuyruk sokumuna yakın bir yerden çekiç yardımıyla çakılmaya başlanır ve kazığın diğer ucu boyunun arka kısmından çıkarılırdı.Cellat özellikle kazığın omuriliğe temas etmesinden kaçınırdı.Bu sayede kişi acılar içinde, güneş altında susuzluk ve kan kaybından ölene kadar günlerce kaziğa oturmuş bir vaziyette bekletilebilirdi.Kazığa oturtma işlemi sırasında eğer kişi ölürse cellatın aynı ceza ile cezalandırıldığı söylenir

d6

d7

d8

Bugün Dracula Fenomeni


Sonuç olarak Drakula efsanesi hayranıyla inananıyla inanmayanıyla araştırmacısıyla bir fenomen ve giyimden edebiyata, sinemaya, gıdaya, turizme kapitalizmin bir parçası. Geçmişte zihinlerde korkutucu bir imaj uyandıran Drakula bugün bu imajını çoktan unutturmuştur. O artık bardakların ve t-shirtlerin üstündeki sivri dişli adamdır ve şatosunun önündeki pazarda bir sermaye aracı konumuna gelmiştir. Ayrıca kimi Romen milliyetçileri içinde halkın kurtarıcısı bir milli kahramandır. Kimine göre ise bir fantezi ürünü. Şüphesiz bugünkü Drakula fenomeniyle elli yıl öncenin Drakula fenomeni çok farklıdır. Drakula’yı yakışıklı ve karizma olarak hatta metroseksüel olarak pazarlayan sinemacılar sayesinde kuşkusuz zihinlerdeki Drakula imajı çok değişti. Bu Drakula fenomenin özelliği. Drakula gerçekten ölmeyen ve tükenmeyen bir fenomen çünkü her çağa her ortama her şekle ayak uydurabilen bir fenomen ve bugün ölümünden asırlar sonra bile halen aramızda ve zihinlerimizde yaşıyor.

d9

d10

d11

Tarihteki Drakula

Romanya eskiden üç bölgeydi.Dinyeper ve Dinyester nehirleri arasındaki Moldavya diğer adıyla Boğdan, (14.yüzyılda Yıldırım Bayezitle savaşan Prens Bogdan’dan dolayı) Karpat dağlarının güneyi ile Tuna nehrinin kuzeyini kapsayan Valakya (Eflak’ta denir. Osmanlıca “Vlak” kelimesinin Evlak, Eflak biçimine dönüşmüş halidir. İsmin anlamına gelince.Vaktiyle bu bölgede yaşayan Peçenek Türklerinin saldırısından korunmak için Bizasın buraya yerleştirdiği haberci vazifesi gören Viking kabilelerine Peçeneklerin haberci, ulak manasına gelen “Vlak” adını koymaları sonucu bu adı almıştır.) Karpat dağlarının ortasında bulunan Transilvanya (Romalıların koyduğu bir isimdir.”ormanların ötesindeki ülke” anlamına gelir.) İşte Drakula’nın ataları bu Eflak bölgesinde yaşayan bir sülaleydi ve kökleri 11.yüzyıla dek uzanıyordu.Bölgeye Bizans tarafından yerleştirilen Vikinglerin (Norman,Vareg yada İslav’da denir Rusların atalarıdır.) soyundan geldikleri anlaşılıyor. Drakula’nın ataları ise 14.yüzyıldan beri bölgeyi yöneten diğer yerel feodallerden biriydi ve tüm Eflak bölgesine sahip olarak en güçlülerindendi. Bildiğimiz prens Drakula’nın dedesi Mircea Eflak’ı ele geçirdikten sonra “Büyük” lakabıyla anıldı ve Prens Büyük Mircea 1386 ve 1418 yılları aralıksız 32 yıl hüküm sürdü. Eflak hakimi olmuştu ama onun hakimi olduğu dönemde başak bir güç egemenliğini tehdit etmeye başlamıştı. Moğol istilası sırasında Anadolu’ya gelen ve Bizans’ın Rumeli toprakları üzerinde büyüyen Osmanlı Türkleri kısa sürede Tuna kıyılarına dayanmış ve yer arayan Türk akıncıları karşısında Mircea çaresiz kalmış ve Türk tabii’yetine girmişti.Mircea’nın oğlu Drakula’nın babası Prens Vlad ise Osmanlı egemenliğini tanımıyordu. Kendisine Osmanlı karşısında müttefik bulmak için 1431 yılında Nürnberg şehrinde Avrupa’nın çeşitli kral ailelerinden gelme şövalye ve prenslerin kurduğu Ejderha Tarikatına katıldı. (Bu tarikat günümüzde de bir tür vakıf olarak halen vardır. Imperial Court of Dragon adıyla.) Bu tarikatın amacı Husçular gibi kafir mezheplerle mücadele etmek ve Avrupa’yı istila eden Osmanlı akınlarını durdurmaktı. Vlad bu örgüte girdikten sonra Ejderha sembolünü aile simgesi ve flaması yaptı. Bu sebeple ona Romence “ejderha” manasına gelen “Dracul” lakabı verildi.Bu yüzden oğullarına da “Ejderin Oğlu” manasına gelen “Dracula” adı verildi. Yani Drakula tek bizim bildiğimiz Drakula’nın soy adı değil öbür çocuklarının da soy adı oldu. Drakula da 1431 yılında yani bu sıralarda doğdu.


Prens İkinci Vlad bu sıralarda Transilvanya bölgesindeydi zira Türk tabiyetine girmeyi red etmişti. Bugün prensin kaldığı ve Drakula’nın doğduğu ev halen ordadır. İkinci Vlad Eflak tahtına ancak 1436 yılında üvey kardeşi Prens Alexander Aldea’yı indirerek geçebildi. Üç oğlu Prens Üçüncü Vlad, Dördüncü Vlad (Drakula) ve Radu onunla Eflak’a geldi. Prens İkinci Vlad’da babası gibi Türk saldırıları karşısında pes ederek tekrar Osmanlıya bağlandı. (1442) Drakula 11-12 yaşlarındayken babasının Osmanlılarla yaptığı antlaşma gereği 1442’de küçük kardeşi Radu’yla birlikte Osmanlı ülkesine rehin olarak gönderildi. Drakula önce Kütahya’daki Eğrigöz kalesinde, daha sonra Tokat’ta Tokat Kalesinde ardından da Edirne’de şehzade Mehmed’in (Fatih Sultan Mehmed,1432-1481) yanına gönderildi. Kardeşiyle beraber şehzadeyle ve zamanı gelince Arnavutlukta isyan edecek olan İskender Bey ile beraber eğitim aldı. Drakula 1448’e kadar Osmanlı ülkesinde kaldı. Osmanlı ülkesindeyken babasının Haçlılara yaptığı ufak yardımlar yüzünden (Tuna nehrinin en dar ve sığ noktaları, Osmanlı kaleleri ve ordusu hakkında lojistik bilgiler v.s) sürekli olarak öldürülme korkusu yaşadı. Bu dönemde aklını yitirip sadistleştiği söylenir.

Bu sıralarda babası Prens İkinci Vlad ve ağabeyi Üçüncü Vlad ise tam bir denge politikası izleyerek otoritelerini sürdürmek amacı güdüyordu.Yani Haçlı ordusuna verdiği bilgileri aynı şekilde Osmanlı casuslarına da verebiliyordu. Macaristan’ın Erdel yani Transilvanya lordu olan ve Osmanlılara karşı başarılı mücadelelerde bulunan aslen Transilvanyalı olan ama ailesine Macarlar tarafından Hunyad kalesi verilince Hunyadi soy adını alan ve hem Osmanlılar hem de Almanlara karşı savaşan komutan Yanoş Hunyadi Drakula ailesinin bu güvensiz tutumları nedeniyle onlara karşı bir nefret duydu ve Türklere karşı bir set olabilmesi için Eflak tahtına başka birini geçirmek için Prens İkinci ve Üçüncü Vlad’ı Türklerle müttefiklik yapmak ve sahte müttefiklikle suçlayarak ordusuyla 1447’de Eflak’a girdi. Ülkenin önde gelen asillerinden çoğu Hunyadlar’ın gözüne girip Eflak tahtına geçebilmek için onun safına geçtiler. Drakula’nın ağabeyini yakalayıp işkence ettiler ve diri diri toprağa gömdüler. Babasını da Bükreş yakınlarında yakalayıp öldürdüler. Prens Drakula bazı kaynaklarda yazdığına göre intikam için İkinci Kosova savaşında Hunyad’a karşı savaşmış ve Türk askerlerinin takdirini kazanmıştı. Haçlıların bölgeden tekrar atılması üzerine Prens Vlad Osmanlı askerinin desteğiyle 1448’de Eflak tahtını ele geçirdi. Ama hükümdarlığı iki yıl sürdü. Eflak tahtına göz koyan rakibi İkinci Vladislavs onu mağlup ederek Tuna’nın güneyine sürdü ve Eflak’ı ele geçirdi. Vlad tahtı ele geçirmek için taraftar bulmak amacıyla Moldavya (Boğdan) ülkesine gitti. 1452 yılında “denize düşen yılana sarılır” hesabı Janos Hunyad ile anlaştı. Bu anlaşmadan aldığı güçle Eflak tahtını yeniden ele geçirdi. (1456) Drakula’nın ilk icraatı ailesini öldüren ve otoritesini sınırlayan yerel boyarlarla hesaplaşmak oldu. 1457 yılının Paskalya kutlamalarında tüm boyarları ziyafet bahanesiyle kandırdı ve onları yakalayarak zindana hapsetti. Daha sonra hepsini zincire vurup Poenari’ye sürdü. Bu yolculuğu boyarlar yaya olarak iki günde tamamladı. Poenari de kırbaç altında Drakula Şatosunun yapımında çalıştılar. Derler ki pek çoğunun cesetleri şatonun duvarları arasındadır.

Drakula boyarları ortadan kaldırdıktan sonra kendisine bağlı yeni bir soylu sınıfı ve Sluji adlı özel muhafız birliği oluşturdu. Otoritesini sağlamlaştırmak için 6 yıllık hükümdarlığında uyguladığı terörle her yere korku saldı. Rusya’dan Türkiye’ye,Almanya’ya hatta Vatikan’a kadar Prens Drakula’nın işkenceleri söylenilir olmuştu. Erdel’den Batı Avrupa’ya kaçabilen papazlar onun işkencelerini anlatıyorlardı. Üstelik Drakula’nın Transilvanya’daki Almanlara karşı yaptığı işkencelerle daha yaşarken korku hikayelerinin kahramanı olmuştu. Bu dönemde yazılmış pek çok kanlı Drakula masalı günümüze dek ulaşabilmiştir. Bölgenin etkin kişisi Janos Hünyad Macarların etki alanını kısıtlayan Almanları bölgeden kaçırttığı için onu takdir ediyor ve destekliyordu. Bu destekle oldukça güçlenen ve üstelik bir Macar prensesiyle evlenip Katoliklerinde desteğini alan Drakula bundan aldığı güçle Osmanlı Devletine 1459 yılından itibaren vergi ödememeye başladı. Böylece iki ülke arasında 3 yıl sürecek savaşlar baş gösterdi. Kimi zaman Akıncılar, kimi zaman Slujiler aştı sınırı ve Tuna boyları adeta cehenneme döndü. Drakula için Osmanlılara saldırmak sonun başlangıcı oldu. Eflak topraklarını harabeye çeviren Deliler ve Başıbozuklar ve onların arkasından gelen Sultan ve Osmanlı Ordusu karşısında kaçmak zorunda kaldı. (1462) Drakula Macaristan’a kaçınca Eflak tahtına Vlad’ın kardeşi Radu geçti. Sultan’ın saldırısından çekinen Macar kralı onu tutuklayıp hapsetti. Drakula 12 yıl boyunca tutsak kaldı. 1475 Ocak ayında kardeşi Radu ölünce Drakula tahta geçmek için ve Macar desteğini almak için Katolik olmayı seçti. Çünkü tahtı rakip aile Danestilerden Basarab almıştı. Drakula 1476 yılında ülkesine dönerek tahtı ele geçirdi. Fakat üçüncü hükümdarlığı da pek kısa sürdü. Danestiler’den Basarab Türklerden aldığı destekle bir baskın sırasında onu yakalattı. Aslında cesedi bilinmeyen bir yere kazıklanarak gömüldü ama bu konuyla ilgili çeşitli rivayetlerde yok değil. Mesela bunlardan birine göre Drakula Edirne’ye gönderildi. Kafası kesilip bir bal küpünün içine konarak İstanbul’a gönderildi. Daha sonra muhtemelen Marmara’nın sularını boyladı. Cesedinin akıbeti ise meçhuldür. Bir rivayete göre cesedi de teşhir amaçlı İstanbul’a gönderilmiş ama şehirde veba salgını başlayınca bundan mesul tutularak ceset yakıldı. İkinci bir rivayetse sağ olarak Osmanlı’ya gönderilen Drakula’nın kafası Edirne’de kesildikten sonra şehirde bir takım ilginç olaylar baş gösterince ceset bir grup Bulgar rahibine verilir ve bir Bulgar kilisesine gömülür. (Bu söylenti Elizabeth Kostova’ya ilham vermiş ve Historian romanını yazmıştır.) Bilinen tek şey cesedinin Romanya’da Tuna üzerindeki Snagov manastırının içine gömüldüğüydü. Ama ölümünden bir kaç yıl sonra yörede bazı anmei ve porfiria vakaları baş gösterince halkın isteği üzerine açılan mezar boş çıkınca vampir söylentileri yayıldı. Bugünkü mezarda duran kuru kafa ve iskelet temsilidir. Bunun dışında Drakula’nın pek çok benzerinin bulunduğu hatta Türk ordusunun bu şekilde yanıltıldığı da bilinir. O halde idam edilen Drakula olmayabilir mi? İdam edilen yani kalbine kazık çakılarak kutsal sembollerle nereye gömüldüğü belli olmayan kişi gerçek Drakula’ydı. Eğer gerçek Drakula olmasaydı muhakkak bir süre sonra yeniden Eflak’ta zuhur edeceği kesindi.

d12


d13

Osmanlı’nın Gözüyle Drakula

Fatih Sultan Mehmed döneminin ünlü tarihçisi Tursun Bey Fatih’in tarihini anlatan “Tarih-i Ebul Feth” kitabında Kazıklı Voyvoda’dan şöyle bahsetmektedir:

“…Kazuklu Voyvoda,Vilayet-ü Eflak’un valüsü olup kan içücü bir kafürdü.Bu melun evvelden padişaha vergü virür ve anın iltüfatuna mazhar olurdu.Andan sonra anlaşuldukim bu keferenün zalümü imiş.Zulmü ve idaresü ziyadesüyle berbad idü.Mesela bir adem ihanet itse veya cinayet işlese anın anasunu,karusunu,veletlerünü hatta sülalesünü yakalatup kazuğa vurırdı.

Keferenün başkentü Ağaçhisaru’ndaydu.Karşusundaki altı fersahluk mesafedekü sahayu iki kol dolanan çitülen çevürmüş idi.Bu alanu çalular ile kapatup bahça yapmuş idü.Bu ikü çitün arasunu Engürüs kafürleründen ve kendü ülkesünün kafürlerinden ve Boğdan kafürleründen kazuğa vurılmış ademlerle dolu idü.Andan gayrü her yer kendü kalasunun bulunduğu yer dahü ağaçlu ve çitlü idü.Her ağacun budağunda ipe geçürlmüş,sayusuz ceset vardu.Asulanlardan ve kazuklananlardan birünü ordan alan olsa indirlenün yerünü ol kişü alurdu.

Böylesüne şer olmasuna rağmen Engürüslere galüp gelmüş,ayruca kendi emsallerüne rağmen’de kan kusturup üzerleründe hakümüyet sağlamuştu.Bu halden gurura kapulan mel’un Fatih Sultan Mehmed Han’un 866 senesünde Tırabizon’a sefer itmesünden faidelenerek Memaliki İslam’a taaruz itmüştü.Sultan,sefer dönüşü birikmüş vergüyü istedü.Amma voyvoda ne geldü nede haracunu gönderdü.

Durum anlaşuldukim bu mel’un’a haddünü bildürmek ve Müselman’a ittüğü zulmün ve mazharatu isalün hesabunu sormak gerek.Bunun üzerine asakiri sipahiyan ve asakürü yayan toplandu ve Kazuklu Voyvoda’nın memlektü Eflak’a sefere çıkıldu.Hava o kadar sıcaktukim askerün cevşenünün üzeründe kebap pişürmek mümkün idü.Su aranur iken kafürlerün olduğu yere gelündü.Kazuklu Bey ormanun çokluğundan mütevellüt Osmanlu askerünün geldiğünü görmeyüp askerlerü sadece akıncudan ibaret sandu.

Kafür,Osmanlu alaylarunu ormandan çıkunca gördi.Ordunun tertüp,nizam ve azametü karşusunda istükbalünden endüşe ittü.Yüreğüne korku ataşu düşdi.Kafür sindü ve kaçmaya başladu.Gazüler hangü kafür alayuna yettülerse,kılıcınan hıyar gibü doğradular.Bazularunuda esür ittüler.Yedü bin baş kafürden ancak yedü yüz baş kafür kaldu.Meydan kafür kellesü ve vücudynan dolu idü.Hava bir acayüp olmuş idü.Yüzlerce kafür zencüre vurulup İstanbol’a getürüldü.İslam kanu üçmeye ahd etmüş bir çok kafür beyü kılıcınan öldürüldü.Padişah hazretlerü Allah’a şükr ittü,beylerüne ve kullaruna ihsanlarda bulundı.

Osmanlı askerü,Eflak’ta 30 gün kaldu.Sürüynen ganümet ve esür alındu.Ordunun istürahata çeküldüğü bir anda mel’un Voyvoda kalan askerlerünüde yok itmek istedü kim bir gece Osmanlu otağuna baskun virdü.Kuvvetü mumun etrafunda dolanan pervane gibüydü.Deryaya damal düşer gibü geldü. Askerü helak oldı. Voyvoda yaralu olarak zorla kaçabildü. Kalan adamlaruynan Engürüs ilüne kaçdular.Evvelden Engürüslere kavi zararlar ittüğünden kendü ayağuynan gidüp kapana girdü.Orda tutup hapis ittüler ve canu cehenneme ısmarlandu.Böylece intukam alunmuş ve suçlularun cezasu virülmüş idü.Padişah hazretelrü bu memleketün idaresünü önceki Voyvoda Vlad’ın kardeşü Radu’ya virdü…”

d14

d15

Drakula’nın Marifetleri

Macar kayıtlarına “Dracul” (şeytan),Romen kayıtlarına Cepel Puç,(Cellat) Almanların “uber”, (cadı) Türklerin Kazıklı Bey, Kazıklı Paşa ya da Kazıklı Voyvoda dediği Prens Drakula, işkenceleriyle ün salmıştı.

Drakula’nın en sevdiği işkencesi ve onu meşhur edeni meşhur kazık işkencesiydi. Ziyafet sırasında kazığa oturmuş insanları seyrettiği gravürlere bile konu olmuştur. Tek insanlar değil hayvanlar bile onun kazık işkencesine maruz kalırlardı. Bir defasında zindana tıktığı çocuklarını kurtarmak için sarayın önüne toplanan anneleri iki gruba ayırmış bir gruptaki annelerin etlerini kızartıp çocuklarına yedirmiş öteki gruptaki annelerin memelerini kestirip çocuklarının kesik kafalarını diktirmiştir. Hatta olayı izleyen insanları yakalatıp doğratmış ve çömlek kaplar içinde pişirtip kalan kalabalığa zorla yedirmiştir.

Onun binlerce insanı nasıl öldürdüğünü Papa’nın Eflak temsilcisi Modrusa aynen şöyle anlatır:

“Bazılarını arabaların tekerlekleri altında kemiklerini kırdırak öldürttü. Bazılarını bağırsaklarına varıncaya kadar derilerini yüzdürdü canlı canlı. Bazılarını ya kazığa geçirdi yada sıcak kömürler üzerine yatırdı. Bazılarının ise başlarını,göbeklerini ve göğüslerini deldirdi. Böylece hiç bir işkence yöntemini ihmal etmedi. Annelerin göğüslerine kazıklar saplayıp bebeklerini üzerlerine attırdı.”

Huzuruna çıkan Türk elçileri onun karşısında kavuklarını çıkarmadı diye kafalarına üçer çiviyle kavukları çakmıştır.

Uygunsuz kıyafet giydiği için bir köylünün karısını “Kocan bir kadın gibi giyinmiş ve sen onu uyarmadın!” diye kadını kazığa vurmuş adamı da başka bir kadınla evlendirdikten sonra kadına evlendiği erkeğe iyi bakmazsa kazıklanacağını tembihlemiştir. Evli bir kadın evlilik dışı bir ilişkide bulunursa cinsel organını kestirir yada onun diri diri derisini yüzdürürdü. Daha sonra yüzülmüş deriyi ve vücudu şehirlerin ve kasabaların köylerinde teşhir ettirirdi. Aynı ceza bekaretini koruyamayan kızlara ve namusuna sahip çıkamayan dullara da uygulanırdı.

Bir gün Targovişte’ye yani Drakula’nın oturduğu şehre Floransa’lı bir tüccar gelir. Arabası değerli mallarla ve altınlarla yüklüdür. Tüccar arabasını koruması için Prens Drakula’ya başvurunca Prens ona arabasını şehrin meydanına bırakmasını ve rahat olmasını söyler. Tüccar dediğini yapar. Ertesi gün arabasını kontrol ettiğinde arabasında sadece 160 duka altının kayıp olduğunu görünce durumu prense bildirir. Drakula şehir halkına hırsızın derhal ortaya çıkmasını yoksa şehri yerle bir edeceğini söyledi. Böylece hırsızı hemen ortaya çıkardı. Halkta kazıklanma korkusu o dereceye varmıştı ki, Drakula Targovişte’nin meydanına bir çeşme yaptırmıştı. (Bu çeşme Romanya’da halen durur) Bu çeşmeye Drakula altından değerli bir kupa bırakmıştı. Ve bu kupanın başında hiç bir muhafız beklemezdi. Zira o Drakula’nındı ve çalan olursa acımadan bütün şehri yok edeceğini biliyordu.

Bir gün ülkesinde ne kadar dilenci varsa hepsini toplayıp ziyafet çekti. Dilencileri yemek yerken yemek yedikleri binanın kapılarını kilitleyip binayı içindekilerle beraber diri diri yaktı. Bir gün yolda eşeğiyle gitmekte olan bir papaza rastladı ve onu da sırf keyfi olarak kazığa vurdu. Hem de eşeğiyle beraber. Sofrada kendisi için ayırdığı bir ekmeğe el uzatan bir rahibi bile oracıkta kazıklatmıştı. Romanya’ya dil öğrenmek üzere gelen 41 Sakson (Alman) gencini casus olabilecekleri endişesiyle kazığa vurdu. Gümrük kurallarına uymayan 600 Sakson tüccarı pazar yerinde kazığa vurdu.

Drakula Osmanlı ordusu ülkesine girince cüzzam, veba, frengi, verem gibi bulaşıcı hastalığı olan kişileri Türk gibi giydirerek Osmanlı ordusunun içine sokuyor ve böylece bir nevi biyolojik savaş yapıyordu. Fatih onun başkenti Targovişte’ye giderken korkunç bir manzara ile karşılaştı. Kazığa geçirilmişler ormanı ile… Bir buçuk millik mesafede kazığa geçirilmiş 20 bin Türk’ün parçalanmış ve çürümüş cesetleri vardı. Annelerinin cesedinin yanında büzüşmüş çocuk cesetlerinin bağırsaklarına kuşlar yuva yapmıştı. Fatih bu manzara karşısında hırsından yanındaki Vezir-i Azam Mahmut Paşa’yı kırbaçlamıştı.

Macaristan’da esirken pazar’dan kuş aldırır ve fare toplardı. Fareleri kazığa geçirirdi. Kuşlarında kafalarını koparıp veya tüylerini yolup serbest bırakırdı. Çünkü kazığa vurmak onun bir takıntısıydı. Her ne kadar delide olsa aklını kullanabiliyordu ve çok kurnazdı. Yaklaşık bir asır önce Romen kraliçesi Elizabeth, Drakula şatosunu gezerken, o tarihe kadar kimsenin fark edemediği bir gizli geçit buldu. Geçit ikinci ve üçüncü katı birleştirmekteydi. Drakula bu esrarengiz geçit sayesinde kendini esrarengiz güçlere sahip biriymiş gibi göstermişti. Şatonun ikinci ve üçüncü katlarında ayrı ayrı toplantılar yapan Drakula her iki toplantıyı da idare ederek kendisinin duvarlardan geçebilen bir “stregioka”(Büyücü) olduğuna inandırmıştı. Başka bir taktiğiyse Bran şatosuna on kilometre mesafede olan diğer şatosu Risnov’a bir benzerini koymasıydı. Böylece o daha ölmeden halk onun uçtuğuna inanan bir tür “upuri” veya “moroi” (vampir) olduğuna inanmıştı.


Vlad Drakula’nın öldükten sonra bile hakkında söylenilenler bitmedi. Yaşarken onun Scholomance okuluna gittiğini söylerlerdi. Şeytanın okulu olan ve Transilvanya’da Sibiu gölünün yakınlarında bir dağda kurlu olduğuna İnanılan bu okulda Şeytanın her seferinde 9 öğrenci kabul ettiğine, burada büyü eğitimi verdiğine inanılırdı.

Daha sonra sekiz öğrencinin gidip dokuzuncunun kaldığını ve şeytanın yardımcısı olduğuna inanılırdı.

2002 yılında bir grup işadamı ve bilimadamı Romen hükümetine başvurarak vampirliğin gerçek olduğunu ve tedavisinin bulunduğunu söylemiş ve hükümette Drakula’nın mezarını açıp DNA örnekleri almak istediğini belirtmişse de Romen hükümeti mezardaki cesedin Drakula’ya ait olmadığını beyan ederek bu teklifi reddetti. Mezarın açıldığında boş olduğundan bahsetmiştim.

Drakula’yla ilgili bir olay daha efsaneyi tekrar gündeme taşıdı.Bir gün Amerikalı bir araştırmacı vampirlerle ilgili bir araştırma için Romanya’ya gelir ve hükümetten bir geceliğine Drakula Şatosunda kalmak istediğini söyler. Hükümet izin verir ve araştırmacı bir geceliğine şatoda kalır ama şatoda başına bir kaza gelir.Bir koridorda baygın olarak bulunmuştur ve boynundan yaralanmıştır.

Romen halkı arasında Kazıklı Voyvoda’nın halen yaşadığına,geceleri karanlıkta dolaştığı ve kendisi gibi ölümsüz adamlarla toplantılar yaptığına inanılır.

Nasıl ki tarihte bile çeşitli rivayetleri sürdüyse bugünde o rivayetlerin sürmekte olduğunu görmekteyiz. Drakula’nın bir dönem nasıl meşhur olduğunu öğrendik. Daha kendi döneminde korku efsanelerine konu olduğunu gördük. Peki asırlar sonra bugün tüm dünya onu nasıl tanıyor?Bunun sırrı edebiyattaki Drakula’da saklı…

Etiketler: , , ,

Kategori: Tarihi

Yazar Hakkında ()

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.