Kıyamet Savaşları – Kısa Biyografi

| 02 Kasım 2009

Mert KIRAT

9 Eylül 1980

Mert Kırat’ı 80’li yıllardan bugüne koşarak büyüyen çılgın ve sorunlu çocuklar arasına koyabiliriz. Çünkü Mert’in doğum gününün ilginçliği kadar, doğduktan sonra hastanede geçirdiği günlerde olaylı bir tarihe sahiptir. Kundaktaki küçük Mert, sanki doğumuyla birlikte hem tüm dünyaya hem de onu dünyaya getirenlere bir haber vermektedir.

Aslında Mert’in Rana ile tanışana kadar hayatı normal bir düzeyde ilerliyor gibi görünür. Lakin gerçek bu değildir. Çünkü her şeyden önce Mert’in hayatı, Ranaya kadar daima bir arayış içinde geçmiştir. Bunun dışında oldukça sıra dışı deneyimleri ve sıra dışı fikirleri olan bir genç olarak hayat basamaklarını çıkmıştır. Ta ki Rana ile karşılaştığı güne kadar.

Haliyle daha önce de bir çok kız görmüş olan Mert’in ilgisini hiçbir kız, hiçbir insan hatta hiçbir şey bu kadar çok çekmemişti. Ona baktığında hissettiği huzur ve kimsenin algılayamayacağı bir enerji dalgası, Rana’nın Mert’i etkisi altına almasını kolaylaştırmıştı. Fakat bundan çok daha önemli bir şeyi Mert, Rana ile karşılaşmalarından bir süre sonra fark etmiş ve ona giderek artan bir şiddetle bağlanmıştı. Buda Rana’nın gözlerindeydi.

Rana ile ilk karşılaşmalarında edindiği deneyimden sonra, onu gözü yaşlı, zayıf ve hiçbir şeye karşı koyamaz bir halde görmesi, Mert için her şeyi daha da karmaşık bir hale getirmişti. Lakin insanların da Rana için her hangi bir çözüm üretememesi onun daha bir ön plana çıkması için bir fırsattı. Fakat Mert bunu bir zaaf olarak görüyordu. Gözü yaşlı, savunmasız haldeki bir kızı, Ranayı, bu şekilde etkilememeliydi. İnsanların zayıflıklarını, onlara karşı kullanamazdı. Özellikle de bu beğenisini ve dikkatini kazandığı bir karşı cins ise… fakat bu düşüncelere çok fazla dayanamamıştı Mert. Rana’nın orada, gözlerinin önünde, o kapı eşiğinde, okul elbiseleriyle yere çökmüş hüngür hüngür ağlamasına ve buna oradan geçen hiçbir insanın aldırış etmemesine daha fazla katlanamamıştı.

Bu ilk tanışmaları, ikisi içinde oldukça dokunaklı olmuştu. İlk tanıştıkları an Mert’in beynine bir ölüm sessizliğiyle kazınırken, o anı ömrünün sonuna kadar aynı netlikle taşıyacağını hissetmişti. O gözler, o dudaklar, yanaklar, saçlar.. her şey birbiriyle o kadar uyumluydu ki, Mert bu uyumdan aldığı güzel duyguları kendine bile tanımlamakta güçlük çekmişti. Rana ağlarken bile Mert için fazlasıyla etkileyiciydi. Onun göz yaşları yanaklarından aşağı doğru bir yağ gibi eriyip giderken sanki geçtiği yeri yakarak hızla Mert’in kalbine doğru akıyordu. Bu göz yaşları Mert için o anda o kadar çok değer kazanmıştı ki, beraberliklerinin geri kalanında o göz yaşlarını başka kimsenin görmesine izin vermemişti ve Rana ne zaman o duygu yoğunluğuna ulaşsa Mert’i yanı başında bulup hep ona ağlamıştı. Ama her şey bu kadarla sınırlı değildi.

Rana’nın gözlerinde bir şey vardı. Ağlarken bile bunu net bir şekilde görebiliyordu. Bir parıltı, bir ışık ve o ışık Rana ona bakarken, gözlerinden Mert’in içine, kalbine doğru coşkulu bir şelale gibi delicesine akıyor, Mert’e inanılmaz duygular yaşatıyordu. Daha sonraları Mert bu ışığı anlamak ve tanımlamak için çok büyük bir çaba sarf etti. Hatta ömrünün kayıp kısımlarında, bu ışığın tanımlaması üzerine tasarımlar bile gerçekleştirdi.

Mert’in hayatındaki en önemli dönüm noktalarından biri de en az Rana ile tanıştığı gün kadar büyük bir öneme sahipti. Kendisinin, bilinçsizce yaşadığı silik bir anı gibi duruyordu. Fakat hep öyle olmadığını hissetmişti. Bu olay, Mert’in Ranayı hayatında ilk kez gördüğü günden birkaç gün öncesinde yaşanmıştı ve hayatının geri kalanında buna ‘Rüyalar Gerçek’ adını vermişti.

Mert gecenin kör bir vaktinde yatağında uyanmıştı. Fakat işitmesi gereken herhangi bir sesi işitemediği gibi, tuhaf bir şekilde acayip bir uğultu işitiyordu. Etrafında bu uğultudan başka hiçbir ses yoktu. Bu onu bir merakla yatağından kalkmaya ve odasının balkonuna çıkmaya sevk etti. Tıpkı düşündüğü gibi, hiçbir ses yoktu. Ne uzaktaki caddeden tek tük de olsa hızla geçen araçların, ne hafif hafif esen rüzgarla iki adım ötesinde sallanan ağaçların dallarındaki yaprakların, nede ağaçlardan birinin dalında gördüğü baykuşun… o uğultudan başka hiçbir ses yoktu. Ne olduğunu bilmiyordu. Fakat içgüdüsel bir şekilde orada öylece durup, kaybettiği seslerin geri gelmesini bekledi. Beklediği bu zaman zarfında onu birilerinin yada bir şeylerin izlediğine yemin edebilirdi. Bu hisler fazla uzun sürmeden geçtiği gibi, sanki çevre sesleri bir müzik aletinden geliyormuş gibi yavaş yavaş yükselirken, aynı seyirde işittiği uğultu yavaşça kulaklarından silinip kaybolmuştu.

Yaşadığı şeyin ne olduğuna kanaat getirememişti Mert. Fakat bittiğine dair bir kanaati vardı ve hiç beklemeden uykusunun geri kalanını tamamlamak üzere yatağına geri dönmüştü. Bu olay Mert’in tabirine göre bir deneyimdi ve bunu tanıştıktan kısa bir süre sonra sakin bir dille Ranaya anlatırken, onun gözlerindeki endişeli bakışları, kendisinin zihinsel bir hastalığı olduğunu düşünmesine yorumlamıştı. Fakat Rana’nın da benzer şekilde olmasa da, Mertten çok daha anormal bir olayı yaşadığını ve hatta olayların yaşandığı günlerinde hemen hemen aynı günlere denk geldiğini nereden bilebilirdi ki?

Rana’nın hayatı zorluydu ve bu zorluklar onları birbirlerine daha çok yakınlaştırıyordu. Annesi ve babası ayrı olan Rana’nın annesi yurt dışındaki bir çalışma dönüşü bir gurup korsan tarafından kaçırılmıştı. Babası ise yakınlarında olmasına rağmen manevi anlamda çocuklarına çok uzakta bir çizgiyi takip ediyordu ve Rana küçük kardeşi Oğuzla beraber teyzelerinde, halalarında yaşıyordu. Sabit bir yerleri, bir evleri bile yok sayılırdı. Ama hepsinden önemlisi, annesinin esaretiydi ve o gün, Mert ile tanıştıkları gün bunun haberini aldığı gündü. Mert bunun bilincinde olarak, çabalarıyla Rana’nın yüzünü gülümsetmiş ve ona söz verdiği gibi, annesini ona geri getirecek olan sistemin düğmesine basmıştı. Bundan sonrası Mert için zaman ve dalga etkisi safhasıydı. Sessizce başlattığı eylem, halk tarafından büyük bir ilgi görmüş ve çığ gibi büyümüş, çok geçmeden de Rana annesine kavuşmuştu. Rana bunu nasıl başardığını sorduğundaysa Mert’in ona olan cevabı hep aynı olmuştu.

“Ben bir şey yapmadım. Sadece gerekli mekanizmayı harekete geçirecek çarkları çevirdim.”

Bu gelişmelerle birlikte, birbirlerine giderek bağlanırken, Rana’nın ilgisi önce Mert’in zekasıyla gerçekleştirdiklerine sonra da siyasi düşüncelere doğru kaymaya başladı. Tabi ki bunlar Mert’e bir miktar huzursuzluk tattırsa da, hiç çekinmeden Rana’nın her isteğini yerine getirmeye çabaladı. Öyle ki, Rana bazı silahlar konusunda bilgi sahibi olmak istediğinde bile, büyük bir özgüvenle ona istediği araştırmayı yapmıştı. Bu dönemde Mert, gelecekte Nira Ana adıyla anılacak teknolojinin ilk adımlarını Rena adıyla atmıştı.

Annesine kavuştuktan bir zaman sonra Rana’nın ortadan kayboluşları başlamıştı. Mert bir yandan kendi tasarımı olan Rena ile uğraşırken, Rana’nın ortadan kayboluşlarının sırrı üzerine de düşünmeye başlamıştı. Rana bir yandan ülkenin düşmanlarını ve ülke içindeki tehdit unsurlarını Mertten öğrenme yoluna giderken, birileri sanki Mert’in Ranaya gösterdiği tehditleri teker teker ortadan kaldırıyordu. Üstelik öyle böyle bir noktaya da gelmemişti bu… uluslar arası tehditlere kadar çıkmış ve dünyadaki bir çok önemli iş adamı suikasta kurban gitmişti.

Bu olaylar hem sıralama itibari ile, hem de zaman tekerrürü ile Mert’in dikkatini çekmişti. Çünkü Rana olaylar yaşanmadan önce ortadan kayboluyor ve sanki yine olayların yaşanma dakikalarında tekrar ortaya çıkıyordu. Ama bir süre sonra Rana, Mert’in şüphelerini ortadan kaldırmıştı.

Rana’nın ortadan kayboluşları doğaldı. Çünkü Rana hastaydı. Boğazında ezik izleri gibi morluklar oluşurken, zaman zaman kan kusuyordu. Mert bunu ilk fark ettiğinde Ranaya birinin şiddet uyguladığını ve Rana’nın bunu kendisinden saklamak için ortadan kaybolup durduğunu düşünmüştü. Fakat ilk seferiyle birlikte böyle olmadığı konusunda Rana tarafından tatmin edilmişti. Rana Mert’i ikna etmek için uzun bir süre dil döktükten ve yaralarla morlukların kendiliğinden oluştuğuna dair ilk ispatları da gösterirken, Mert Ranayı bir doktora götürmek istemiş fakat Rana buna şiddetle karşı çıkınca, ikinci kez Rana’nın kan kustuğu bir mendili sessizce alıp saklamıştı. Laboratuara örnek için götüreceği bu mendilin hayatının geri kalanında ne kadar çok büyük bir öneme sahip olduğunu bilmiyordu.

Rana’nın hastalığı Mert’i bir taraftan sıkıntıya sokarken, diğer taraftan ülkenin siyasi cephesinde müthiş karışıklıklar baş göstermişti. Tüm ülke tam anlamıyla bir cadı kazanı gibi kaynar bir hale gelmişti. Bu da yetmezmiş gibi, bu karışıklıktan istifade etmeye çalışan bazıları, çevreye ve insanlara saldırır olmuştu. Polis her yere zamanında yetişemezdi ve Rana’nın okuldaki kız arkadaşlarından biri bunlardan nasibini almıştı. Tam 5 kişi tarafından tecavüze uğrayan kızı Rana ile birlikte hastanede ziyaret ettiklerinde, Mert çıldıracak gibi oluyordu. Bunun sebebi elbette ki sadece Rana’nın hastanede oluşlarından istifade edip kontrole girmeyi reddetmesi değildi.

Mert’in hayatı boyunca şiddet güdülerini körükleyen iki şey olmuştu. Bunların ikisi de kadınlarla ilgiliydi. Birincisi kaba kuvvet, ikincisi ise tecavüz. İşte Mert bu ikisine de maruz kalmış bir kızın yanı başında dururken belki de hayatında ilk defa Rana’nın gözlerinde endişenin izlerini görmüştü. Rana, belli ki Mert’in bu isyan eden, yerinde duramayan ve asabiyetle bir çok şeyi unutmaya başlayan halinden endişe duymaya başlamıştı. Ama hastane koridorunda bir sağa bir sola volta atıp “polisler bunları yakalayamaz. Yakalasa da, en kötü ihtimalle hapse atarlar. Yani adamlara tatil verirler… ödül verirler..” gibi kendi kendine söylenirken, Rana onu kenardan seyredip hak veriyor ve düşüncelerini destekleyerek onu yatıştırmaya çalışıyordu. Ranayı orada bırakıp, dışarı çıktıktan sonra bile, Rana’nın ne düşündüğünü merak etmemişti.

Topladığı bir gurup arkadaşı ile, bu sapıklığı yapanları bulmak için bir çok mekana girdi çıktı. Bir kısmı adeta baskın gibiydi. Bazı insanların canı yandı, bazı mekanlar ve işletmeler zarar gördü ama neticede Mert tam 24 saat içinde bu pisliği yapan 5 kişiyi yakalayarak izbe bir barakanın içerisinde akıl almaz işkencelerle adamların kendisine saatlerce öldürmesi için yalvarmasını sağladı. Bu saatler boyunca uzaktan gizlice izlendiğini bile bilmeden, tam adamların isteklerini yerine getirmek üzereyken, Rana’nın sesini işiterek donakalmıştı.

İşlerin çığırından çıktığı ve her şeyin sona ereceği bu anda, Rana’nın sesi ona müthiş bir şok etkisi yarattığı gibi, sesinin keskinliği de inanılmaz bir çeviklikle onu kendine getirmiş, ikinci bir şoka sokmuştu. Gözlerinin önünde bir anda beliren ve inanılmaz bir ciddiyet taşıyan yüzün Ranaya ait olduğunu biliyordu. Rana ona “Sen sevdiklerine böyle mi değer veriyorsun? Kendini onlardan uzaklara sürükleyerek mi? Hapse girerek mi?” diye seslenirken, Mert ona sadece kendisini nasıl bulduğunu sormuştu. Aldığı cevap, Mert’in gülümsemesini ve Rana ile arasındaki bağın ne kadar kuvvetli olduğunu düşünmesini sağlamıştı. Rana adamlarla arasına girerken, kendini silahın önüne atıp, elini Mert’in eline uzatarak silahını alırken o kadar güven dolu, o kadar kendinden emindi ki, Mert bir süre konuşamamıştı bile… aslında o an, o dakika, eğer bulundukları yer ve Mert’in gerçekleştirmiş olduğu adalet sistemi uygunsuz kaçmış olmasaydı, hiç beklemeden Ranaya evlenme teklifini yapabilirdi. Fakat bu teklifi yapabilecek bir fırsatı daha olmayacağını bilseydi de, bu fırsatı kaçırmazdı.

Daha sonraları, Rana’nın hastalığı çok daha ciddi boyutlara tırmanmaya başladığı bir dönemde, Rana Mert’e bir çocuk taşıdığı gibi bir histen bahsetmişti. Mert bunun bir çocuk istemi olabileceğini düşünerek mutluluk duymuştu. Sevdiği kız kendisinden bir çocuk doğurmak istiyor gibi bir düşünceyle geçen günlerinde Rana, Mert’in isteğini yerine getirerek onunla birlikte bir doktora gitmişti. Yapılan hiçbir kontrol olumsuz sonuç vermemişti. Yani Rana hasta değildi. Fakat kustuğu kanın, vücudunda oluşan morlukların ve yaraların haddi hesabı yoktu. Bir çok seferinden izlerin ve yaraların birkaç dakika içinde nasıl kendiliğinden oluştuğuna şahit olmuştu. Sanki görünmeyen gizemli biri tarafından Rana incitiliyor gibi düşünmüştü.

Mert artık her seferinde yanında olduğunun farkındaydı ve her seferinde “Bunun ne olduğunu bulacağız sevgilim…” dediğinde, Rana “ben bunun ne olduğunu biliyorum. Bu benim cezam. Bu benim bedelim…” diye cevap veriyor, Mert’in kafasını karıştırıyordu. Cezaysa neyin cezasıydı? Bedelse neyin bedeliydi? Rana’nın ona söylemediği ve ondan sakladığı şey neydi?

Ona çok bağlıydı. Rana çok seyrekte olsa, bazı günler birkaç saatliğine ortadan kayboluyordu. Ama bu bile Mert’in ondan şüphe etmesini sağlayamıyordu. Ona ölesiye bağlandığını kabul ediyor ve bir hastalıkla onu kaybetmekten de ölesiye korkuyordu. Artık onu kaybetmenin başka bir yolu olmayacağına inanmıştı fakat beklemediği günün yaklaştığından haberi bile yoktu.

Rana’nın yine ortadan kaybolduğu bir zamandı. Üstelik bu seferki öyle böyle değildi. 3 gündür Rana ortalarda yoktu. Ailesi Polise durumu çoktan aksettirmişti. Mertte farklı bir kanaldan Ranayı bulma umudunu taşıyordu. Ama 3 günün ardından artık kaçırıldığı düşüncesi zihinlerde hakimdi.

O gün Mert çalan bir telefonu cevapladığında, karşıdaki sesi tanıyordu ve sevinç çığlığı atmamak için kendisini zor tutmuştu. Telefonu kapattıktan hemen sonra da yüz hatlarında sevinçten yada mutluluktan eser kalmamıştı. Çünkü Rana’nın sesinde Mert’in anlam veremediği bir şeyler vardı. Bu ilk defa oluyordu. Rana’nın sesinin tonundan tedirgin olmuştu ve aynı tedirginlikle, annesiyle yeniden bir araya gelişini izlediği mutluluk dolu bir sahneyi ona bağışlayan kızın istediği yere gidiyordu. Bunu yaparken Mertten kimseye haber vermemesini istemişti. Kimsenin onun orada olduğunu hatta kimsenin onun kendisini aradığını bile bilmemesini istemişti.

Orada Rana’nın sesinden tedirgin olduğu telefonun ardından geçen yaklaşık yarım saatlik bir zamanın ardından, boğazın güzelim manzarasını bir çok kez paylaştığı ve o çok, o deliler gibi sevdiği kızla karşı karşıya gelmiş, onun neden artık yürüyemeyeceğini anlatmasını bekliyordu. Ranayı süzüyordu sürekli, onun gözlerine bakıyor ve o gözlerin bir şeyler anlatmasını istiyordu. Fakat gözleri taşıdığı o ışıkla ne anlatıyorsa, Ranayı anlayamıyordu. Anlayamasa da, Rana’nın bedel ödeyen bir hali olduğuna dair hisler taşıyordu. En son gelen hayalperestlikle ilgili suçlamalarsa, Rana’nın tamamen bunu yapmaya mecburiyetini gösteriyordu. Birileri yada bir şeyler Ranayı bunu yapmaya itmiş olmalıydı. Fakat yine de onun her bir sözüne gerçekmişçesine inandı. Kabullendi.. Sorgulamadı.. İçindeki yıkılmışlıkla son kez onun uzaklaşmasını seyretti.

Mert hayatında bir çok ilki beraber yaşadığı insandan yine bir ilki yaşayarak bu şekilde ayrılmıştı. Hayatında ilk kez kalbi kırılmıştı Mert’in.. hayalleri hatta geleceği tamamen yıkılmıştı ve o yıkılmışlıkla onun gidişini, kendisinden uzaklaşmasını son kez seyrediyordu. Bir daha Rana olmayacaktı. Onun sesini duyamayacak, onu bir daha göremeyecekti. Neler olacağını onun arkasından bakarken rahatlıkla görebiliyordu. Hesaplarına göre ortalama 24 saatlik bir zamanı kalmıştı Mert’in ve Rana ile tersi istikamete hareket ederek bulduğu ilk dükkandan ilk şişesini alıp kalan vaktini sadece içkiyle geçirmişti.

Ertesi günün gecesinde, son şişesinin de bitimine yakın bir vakitte, Rana ile birlikte defalarca kez paylaştığı bir manzaranın karşısına geçmiş, boğaza karşı meydan okurcasına gecenin karanlığına haykırıp duruyordu Mert. En son ölesiye bir güçle “Al beniii..” diye haykırdı. Ardından gelen, her şeyi ikiye bölen, çatallı ve parlak bir ışıktı. Sonra baskıyla birlikte gelen inanılmaz soğukluğu hissetmişti sırtında ve o parlak ışığın bir yılan tıslamasını andıran sesini duymuş hatta rüzgarını bile hissettiğini sanmıştı. Gözleri tamamen kararmadan önce ayakları yerden kesilmiş ve gökyüzünün ilk çatırtılarını işitmişti.

Tekrar kendine geldiğinde artık sabah olmuştu. Sırtında dayanılmaz bir acı vardı. Ölmemişti Mert. Ama ölmekten de beter olmuştu. Yerinden doğrulabilmesi bile saatlerini almıştı. Sırtının yarısını kaplayan yanık için hiçbir doktora görünmemişti. Herkesten, hatta ailesinden bile sakladığı bu sırrı kendisiyle birlikte tam 2 yıl boyunca odasında yaşadı. Bu zaman boyunca ve daha sonrasında, Ranayı ne kadar merak etmiş olsa da, asla ama asla onu arayıp sormadı. Kimseden de bu konu hakkında bir haber işitmedi.

Yaşadığı 2 yılın 8 ayı acılar içinde geçmişti. Sırtındaki yanık Mert’in pek fazla bir şey yapmasına izin vermiyordu. Bundan istifadeyle de geçen vaktini bilgisayarın başında yazmakla geçiriyordu. Yazdıkları zamanı geldiğinde değerli olabilirdi. Nitekim 2 yılın ardından kusursuz bir kitapla çıkmıştı odasından Mert. Fakat bu 2 yıl ona özellikle Rana ile karşılaştığı çevredeki arkadaşlarını, dostlarını kaybettirmişti. Bununla ilgili fazla düşünmeden kitabı için gittiği görüşmelerden birinden dönerken de onunla karşılaşmıştı.

Mert onu gördüğü anda, aralarında bir yakınlığın, bir bağın var olduğuna dair bir hisse kapılmıştı. Orada, sıradaki kitaplardan birini çıkarmış, açıklama bölümünü okuyordu. Mert’in kendisini izlediğinden habersizdi. Fakat işini bitirip, kitabı yerine koyduktan sonra Mert ile göz göze gelmişti. İşte o an Mert hissettiği şeylerin gerçekten de var olabileceğini kabul ederek, onunla tanışma cüretini göstermişti. Adı Dilaraydı. Yüz hatlarına bakılırsa da kendinden yaşlıcaydı. Olası bir ilişki bile ailesinin itirazları ile sonuçlanacaktı ve Mert dünyadaki en değerli şeyini kaybetmiş biri olarak, hiçbir şeyi umursamayacaktı.

Mert’in yazmış olduğu kitap satış rekorları kırarken, kardeşlerini de bir araya toplayarak bir aile şirketi kurmuştu. Dilara ile olan ilişkisi ise giderek boyut değiştiriyordu. Dilara dul bir kadındı. Üstelik 1 yaşını doldurmuş birde kızı vardı. Mert, Dilara ile olan ilişkilerini bir sonraki aşamaya taşıyıp, onunla aynı evde yaşamaya başlarken, ilk kez kucağına aldığı bebeği öylesi duygularla kucaklamıştı ki, gördüğü sahne karşısında Dilara’nın bile gözleri dolmuştu.

Mert küçük kız bebeğini ilk kucağına aldığında aslında ona kendini olduğundan çok daha yakın hissetmişti. Sanki öz babası olduğuna dair hisler belirivermişti birden ve öyle olmasını da istemişti bir an için ama sonra düşüncelerinde Rana’nın gözleri belirivermişti. O gözler Mert’e hiddetle bakıp “Senin olan burada… çocuğunun annesi burada…” diye inlemişti. Bu bir hayal bile olsa, Rana’nın gözleri fazlasıyla etkiliydi. Tekrar küçük kıza döndüğünde gözleri dolmuştu. Dolu gözlerle küçük kızla oynarken, hayatının geri kalanında bu iki insanın ne kadar önemli ve değerli olacağını hissetmişti. Ama asla o kadarını hayal edemezdi…

Etiketler: , , , , , , , , , ,

Kategori: Hikayeler

Yazar Hakkında ()

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.